Fetihte Merhamet, Affın Ölçüsü ve Nebevî Vakar

Zaferde intikam mı, merhamet mi üstün gelir? Mekke fethinde Nebevi vakar, affın ölçüsünü ve ilkenin gücünü nasıl gösterdi?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in muzaffer bir komutan olarak çeşitli baskı ve işkenceler sebebiyle hicret etmek zorunda bırakıldığı Mekke'ye girişinde nasıl bir tutum sergileyeceğini merak ediliyordu. Mekkelilere: “Ne yapmamı bekliyorsunuz?” dediğinde, “Sen yüce bir kardeş, kerim bir kardeşin çocuğusun.” demişler, Allah Rasûlü de onlara, “Gidin hepiniz serbestsiniz.” buyurmuştur.

AFFIN DA BİR ÖLÇÜSÜ VARDI

Hz. Peygamber herkesi affetmekle beraber suçları son derece ağır olan on kadar kişiyi affetmek istemedi ve onları Kâbe'nin ortasına yapışmış bile olsalar öldürülmelerini emretmiş fakat bazılarını her şeye rağmen affetmiştir. Bunlardan birisi de Abdullah bin Sa'd bin Ebi Serh'tir.

Bu zat Mekke'nin fethinden evvel müslüman olup Medine'ye hicret etmişti. Hazreti Peygamber’e vahiy katipliği yaptı. “Kâfirûn” yerine “zâlimûn”, “Azizün hakîm” yerine “Alimün hakim” şeklinde ayetleri tahrife kalkıştı. Kendine de vahiy geldiğini, dolayısıyla Peygamber olduğunu iddia etti. İç yüzü ortaya çıkınca Medine'de kalamayacağını anladı ve müşrik olarak Mekke'ye kaçtı. Müşriklere “Sizin dininiz onun dininden daha iyidir.” dedi. Bu kötü tutumlar ve davranışlarıyla Yahudiler gibi sinsi şekilde Müslümanları tereddüte düşürmek ve fitne çıkarmak istiyordu.

Abdullah bin Sa'd bin Ebu Serh bu ihaneti sebebiyle Kâbe'nin örtüsü altında bile olsa öldürülmesi emredilenlerdendi.

Mekke fethedilince kaçıp Hz. Osman'a sığınmıştı. Sa'd'ın annesi Hz. Osman'ı emzirmişti. Böylece süt kardeşiydiler.

Abdullah bin Sa’d, Hazreti Osman’a:

“- Vallahi ben seni seçtim. Beni himaye et. Muhammed (s.a.v.)'e git. Benim için şefaatçi ol. Muhammed beni görürse gözlerimi oyar. Çünkü benim suçum suçların en büyüğüdür. Ben yaptığımı pişman oldum. Tevbe ettim.”

Hazreti Osman onu yanına alıp Hazreti Peygamber'e götürmek isteyince:

“- Vallahi o beni görecek olursa muhakkak boynumu vurdurur. Benim yüzüme bakmaz. Zaten kanımın dökülmesini helal saymıştır. Ashabı beni öldürmek için her yerde arama yapıyorlardır.” Gerçekten de aranıyordu. Hazreti Osman ortalık yatışıncaya kadar onu sakladı. Sonra “Haydi Rasûlullah’a gidelim, inşaallah seni öldürtmez. Hazreti Peygamber, Hz. Osman'ın hiçbir dileğini geri çevirmezdi. Neticede onu Allah Rasûlü'nün yanına götürdü. Önünde durdular. Hazreti Osman:

“- Ey Allah'ın Rasûlü, bunun anası bunu yürütür, beni sırtında taşırdı. Bunun sütünü keser, beni emzirirdi. Bunu bırakır, bana ikram eder, hediye verirdi. Anasının üzerindeki hak ve iyilikler için bunu bana bağışla ya Resulallah. Halka verdiğin emanı buna da ver.” dedi ve Sa’d'ın elini eline tutup Peygamberimize uzattı. Peygamberimiz yüzünü başka tarafa çevirdi. Hazreti Osman tekrar onun elini peygamberimize uzattı. O yüzünü yine başka tarafa çevirdi. Allah Rasûlü yüzünü başka tarafa çevirdikçe Hazreti Osman da karşısına geçip isteğini tekrar edip duruyordu.

SESSİZLİKTEKİ HİKMET: AFFIN VE İLKENİN SINANDIĞI AN

Hazreti Peygamber Sa’d’dan yüz çevirip ona eman vermemekle birinin kalkıp onun boynunu vurmasını istiyordu. Fakat bu iş için hiç kimsenin kalkmadığını gördü. Hazreti Osman ise peygamberinin başını öptü. Sadece af ve eman diledi.

Rasulullah uzunca bir süre sustuktan sonra:

“- Olur.” buyurdu. Başını kaldırıp sadece üç kere baktı, sonra da biatını kabul etti. Hazreti Osman Sa’d’le dönüp gittikten sonra Peygamberimiz çevresindeki sahabilere döndü.

“- Ben ancak biriniz kalkıp onun yanına varsın da boynunu vursun diye susmuştum. Biatını almaktan ellerini çektiğimi görünce eman vermeden kalkıp o fâsıkı öldürecek anlayışlı bir kimseniz yok muydu? Bunu yapmaktan sizi engelleyen neydi?” buyurdu.

Ensardan biri Sa’d'ı görürse öldürmeyi adamıştı. Sa’d, Hazreti Osman'la Rasûlullah'ın yanına geldiğinde kılıcıyla ayakta duruyor, Peygamber’den işaret bekliyordu. Sa’d eman alıp gidince Allah Resulü bu Ensarîye (Medineli’ye):

“ - Adağını yerine getirsen olmaz mıydı?” buyurdu. Ensarî:

“- Ya Rasûlallah, ayakta iki elim kılıcımda onu öldürmem için bana ne zaman işaret edeceksiniz diye bekliyordum.” dedi. Hazreti Peygamber:

“- İşaret hıyanettir.” Başka bir rivayette Peygamberimiz “Ben işaretle kimseyi öldürtmem. Peygamber işaretle adam öldürtmez. Göz ucuyla işaret etmek hiçbir peygambere yakışmaz.” buyurdu.

VAKARIN DİLİ: İŞARETLE DEĞİL AÇIK SÖZLE YÖNETMEK

Yazıda işaret etmek istediğimiz asıl nokta burasıdır. Bir şeyi açık söylemek varken göz kaş işareti yapmak ciddiyetle bağdaşmaz. Başta peygamberler olmak üzere hiçbir kimseye de yakışmaz. İnsan ve özellikle de yöneticiler saygınlığı zedeleyecek en ufak jest ve hareketten uzak durmalıdır. Vakarlı olmak bunu gerektirir. Bu vakar ve hassasiyeti Hazret-i Peygamber'in her hareketinde görmekteyiz. Üsve-i hasene olmak kolay değildir.

Abdullah bin Sa'd Peygamberimiz'i gördükçe utancından kaçar dururdu. Hazret-i Osman bu durumu Hazret-i Peygamber'e bildirince Allah Rasûlü, gülümsedi ve:

“- O’ndan biat almadın mı? Kendisine eman vermedin mi?” buyurdu. Hz. Osman da:

 “- Evet ya Rasulallah, fakat o müslüman olduğu zaman işlediği suçun büyüklüğünü düşünüyor da senin yüzüne bakmaktan utanıyor. Bunun üzerine Rasûlullah:

“- İslamiyet kendisinden önce işlenmiş olan kötülükleri siler.” buyurdu. Bu durum Sa’d’a haber verilince Hz. Osman'la birlikte Rasûlullah’a gelir, selam verirdi.

Abdullah bin Sa'd yeniden müslüman olunca samimiyetle müslümanlığı sürdürmüş, kendisinden hiçbir zaman kötü bir davranış sâdır olmamıştır. Zaten Kureyş'in asil ve şerefli ailelerinden idi. Çok akıllıydı. Hazreti Osman bilahare hicretin 25. yılında onu Mısır’a vâli tayin etti. Afrika onun eliyle fethedildi. Bu büyük bir fetihti. Başka önemli fetihler de gerçekleştirdi. Hazreti Osman’ın şehid edildiği fitneden uzak durdu.

İkrime bin Ebu Cehil gibi affedildikten sonra İslam'a büyük faydalar sağladı. Samimi olarak ruhunu namaz kılarken alması için Allah’a dua ederdi. Nitekim duası kabul oldu. Bir gün sabah namazını kılarken sağ tarafına selam vermiş, sola selam verirken ruhu kabzolunmuştu.

VAKAR VE TUTARLILIK: MÜMİN AHLÂKININ TEMEL ÖLÇÜSÜ

Söz ve davranışlarda tutarlı olmak, göz-kaş işareti gibi hafifliklerden uzak durmak, insana hem güven hem de saygı kazandırır. Ciddiyet ve ağır başlılık müslümanın önde gelen vazifelerindendir. Yüce Mevla, müminleri tanımlarken şöyle buyuruyor:

“Rahman olan Allah’ın has kulları, yeryüzünde ağır ve mütevazi olarak yürürler. Cahiller kendilerine sataştığı zaman ‘Selâm’ deyip geçerler.” (Furkan, 63)

Laubalilik, göz-kaş işareti, alay ve istihza, şımarık ve ukala kişilerin işidir. Prensip sahibi vakur insanlar, şımarık ve hafifliklerden uzak dururlar. Çizgilerini değiştirmezler. Dürüstlükten taviz vermezler. Kimlik ve kişilik sahipleri omurgalıdırlar. Bukalemun gibi renkten renge, şekirden şekide girmezler. Dik ve onurlu durmak güven telkin eder.Böylelerinin hizmeti, verimli ve kalıcı olur. Günlük çıkarlara, basit menfaatlere göre hareket edenlerden geriye sadra şifa bir şey kalmamıştır. Onlar Allah tarafından da, insanlar tarafından da sevilmezler. “Malı toplayıp tekrar tekrar sayan ve insanları arkadan çekiştirip, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!” (Hümeze 1-2)

Satırlarımıza Hz. Peygamberin şu çarpıcı cümlesiyle son verelim:

“- Hiçbir peygambere göz kaş işareti yakışmaz.”

 (Aktardığımız bu bilgiler, Âsım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, Cilt 8, sayfa 328-331, Yusuf Salihî Eş-Şâmî, Sübûl-ül Hüdâ, Cilt 1, sh. 387'den özetlenmiştir.)

Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480

İslam ve İhsan

ŞEFKAT VE MERHAMET PEYGAMBERİ

Şefkat ve Merhamet Peygamberi

PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN SÜKÛNET VE VAKAR ÖRNEKLERİ

Peygamberimizin Hayatından Sükûnet ve Vakar Örnekleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.