EBU’L-HASAN HARAKANİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Asrının Şeyhi, Mutasavvıf, Altın Silsile’nin altıncı halkası; Ebu’l-Hasan Harakani Hazretlerinin hayatı...

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri takrîben hicrî 352 (m. 963) senesinde Bistam’ın kuzeyindeki Harakan köyünde, çiftçilik yapan bir âilenin evlâdı olarak dünyaya geldi. Daha sonra kendisi de ziraatle meşgul oldu.

Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denildi. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilirdi.[1]

Zamanındaki bütün Hak dostları ona hayran kalmış ve pek çok medh ü senâlarda bulunmuşlardır.[2]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI

Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi.[3]

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müridlerine:

“–Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye suâl etti. Onlar da:

“–Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevâbını siz veriniz!” dediler. O da:

“–Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allâh’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevâbını verdi.[4]

Şöyle buyururdu:

“Hak dostları dâimâ büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır.”[5]

Zira Peygamber Efendimiz de şöyle niyâz ederdi:

“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)

Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu:

“Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz!”[6]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir:

“İnsanlar ekseriyetle duâlarında şöyle derler, «Allâh’ım, üç yerde imdadımıza yetiş:

Can çekişirken, mezarda ve kıyâmette!»

Ben de diyorum ki; «İlâhî, her zaman imdâdıma yetiş!»[7]

“Dilini öyle bir mühürle ki Allâh’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!

Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!

Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!

Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!”[8]

“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!”[9]

“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!”[10]

NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK

Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu:

“Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz![11]

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (ez-Zümer, 73)

“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”[12]

“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”[13]

Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.

Yine Harakānî Hazretleri talebelerine şöyle buyurmuştur:

“Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!”[14]

“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)[15]

Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ

Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine:

“−Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi. Şeyh Hazretleri:

“−Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.

Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.[16]

Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi:

“−Allâh’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.

Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret:

“−Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi.

Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.[17]

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)

Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.

AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.[18]

Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi:

Lokman Hakîm bir gün oğluna:

“–Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.

Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de:

“–Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi. Lokman Hakîm:

“–Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.

Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:

“–Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.[19]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurur:

“Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.”[20]

“Bir din kardeşini incitmeden sabahtan akşama çıkan bir mü’min, o gün akşama kadar Resûlullah Efendimiz ile beraber yaşamış gibidir. Eğer bir mü’mini incitirse Allah Teâlâ onun o günkü ibadetini kabûl etmez.”[21]

“Allâh’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”[22]

“Türkistan’dan Şam’a kadar birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş benim ayağımı acıtmıştır, bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.”[23]

“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”[24]

“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”[25]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ

Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:

“–Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allâh’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.

Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:

“–Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allâh’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”

Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere:

“–Kalkın Şeyh’in huzûruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzûra varan Sultan Mahmut:

“–Bana bir nasihatte bulun!” dedi. Harakānî Hazretleri:

“–Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu. Sultan Mahmut:

“–Bana duâ et!” diye ricâ etti. Hazret:

“–Beş vakit namazda; «Allâh’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu. Sultan Mahmut:

“–Husûsî duâ istiyorum!” dedi. Harakānî Hazretleri:

“–Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı. Sultan Mahmut:

“–Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu. Hazret:

“–Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.

Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı.[26]

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.[27]

Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde mânevî hâl ve makamları anlatan ve tasavvuf tarihinde mühim bir yeri bulunan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de Harakānî Hazretlerinin müridlerindendir. Nitekim o şöyle der:

“Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan ders okudum. Tasavvuftaki üstâdım ise Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleridir. Onu görmeseydim hakîkate eremezdim.”[28]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ

Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.

Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti:

“–Allâh’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”[29]

Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden:

“–İrşâda başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde:

“–Ey Şeyh, benim işime himmet lûtfet ki, ben ümmî bir insanım, şerîati hakkıyla bilmiyorum, Kur’ân’ı gerçek mânâsıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi.

Türbeden gelen ses:

“–Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu.[30] Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vuk¯ufiyeti daha da arttı.

Bir defasında müridlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu:

“–Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum!”[31]

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI

Harakānî Hazretleri vefâtı yaklaşınca:

“–Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefât etti.[32]

Vefâtı hicrî 425 senesi Aşure günü (11 Aralık 1033) idi.

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?

Kabr-i şerîflerinin İran’ın Bistam kasabasının 12 km uzağındaki Harakan kasabasında olduğu rivâyet edilir. Bâzı rivâyetlere göre ise Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri İslâm ordusunda cihâda çıkıp Kars yakınlarında şehîd düşmüş ve oraya defnedilmiştir. Bugün Kars’ta ona izâfe edilen bir makam-türbe mevcuttur.

HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN

“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.

Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”[33]

 “İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:

1) Dünya hırsına sahip âlim ve

2) İlimden mahrum ham sofu!”[34]

“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”[35]

“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”[36]

[1] Zehebî, Siyer, XVII, 421.

[2] Hücvîrî, s. 377.

[3] Attâr, Tezkire, s. 637.

[4] Câmî, Nefahât, s. 444.

[5] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.

[6] Câmî, Nefahât, s. 444.

[7] Attâr, s. 638.

[8] Attâr, s. 627.

[9] Attâr, s. 616.

[10] Attâr, s. 631.

[11] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.

[12] Attâr, s. 622.

[13] Attâr, s. 629.

[14] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.

[15] Attâr, s. 630.

[16] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.

[17] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.

[18] Attâr, s. 637.

[19] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.

[20] Attâr, s. 611.

[21] Attâr, s. 628.

[22] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.

[23] Attâr, s. 604.

[24] Attâr, s. 616.

[25] Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.

[26] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.

[27] Attâr, s. 597.

[28] Câmî, Nefahât, 482.

[29] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.

[30] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.

[31] Attâr, s. 595.

[32] Attâr, s. 639.

[33] Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.

[34] Attâr, s. 624.

[35] Attâr, s. 625.

[36] Attâr, s. 628.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

EBÛ’L-HASAN HARAKANÎ HAZRETLERİ’NDEN ALTIN TAVSİYELER

ALTIN SİLSİLE

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle