Doğruluk ve Güvenirlik ile İlgili Ayet ve Hadisler

Doğru ne demektir? Doğruluğun dinimizce önemi nedir? Doğruluk ve güvenirlik ile ilgili ayet ve hadisler...

Doğruluk (sıdk); dürüstlük, istikâmet, adâlet üzere olmak, din ve akıl dâiresinde yürümek demektir. Doğruluk, sadece sözde değil; niyet, irâde, azim ve amelde de olur.

İslâm dini, doğru olmaya, yalandan kaçmaya ve istikâmet üzere bulunmaya müstesnâ bir yer vermiştir. Allah ve Resûlü, insanlardan niyetlerinde, düşüncelerinde, sözlerinde, işlerinde, ticârî muâmelelerinde, yeminlerinde, kısacası her hâllerinde doğru, dürüst ve güvenilir olmalarını ister ve buna teşvik eder. Peygamberlerin ve sâlih insanların vasıfları arasında en başta doğruluk ve güvenilirlik yer alır.

Dünya hayatında huzur bulmanın temel taşlarından biri insanların doğruluk üzere olmalarıdır. Doğruluğun yerini yalan alırsa, hayat çekilmez hâle gelir. Bu durumdan bütün insanlar zarar görür. Dolayısıyla, doğruluk dünyada bütün insanlar için vazgeçilmez bir cevherdir.

İnsanların yardıma en fazla muhtaç olduğu ve kimsenin kimseye fayda vermediği kıyâmet gününde doğruluk, en kıymetli sermâyedir. Dünyada bu vasıfla yaşayanlar, orada hakîkî karşılıklarını alacaklar, en sıkıntılı anlarında imdatlarına yetişen sadâkat sâyesinde selâmete ereceklerdir. Allah Teâlâ, o günü; “…Bu, sâdıklara sadâkatlerinin fayda vereceği gündür…”[1] şeklinde tavsîf eder. Yine âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere o gün “Allah Teâlâ, sâdıklara, sadâkatleri sebebiyle mükâfat verecektir...” (Ahzâb, 24)

Yine Allah Teâlâ, sâdık olan erkek ve kadınlara, mağfiret ve büyük bir ecir hazırladığını müjdelemektedir. (Ahzâb, 35)

İNSANLARIN EN DOĞRUSU

Cenâb-ı Hakk’ın bize en güzel örnek olarak gösterdiği Sevgili Peygamberimiz, insanların en doğrusu idi. Onun bu hâlini en azılı düşmanları bile îtirâf etmek zorunda kalmışlardır.[2] Onun ağzından hiçbir zaman hak sözden başka bir şey çıkmamıştır. Sözle şaka yaparken dahi doğruluktan ayrılmazdı. Bu sebeple Mekkeli düşmanları bile kıymetli eşyalarını ona emanet ederlerdi. Mekke’den hicret etmek mecbûriyetinde kaldığında, yanındaki ziynet ve mücevherat gibi bütün emânetleri hak sahiplerine iâde etmek için Hz. Ali’yi geride bırakmıştı. Herkes onun bu dürüstlüğüne hayran kalmıştı.[3]

Şu hâdise, Peygamber Efendimiz’in son derece güvenilir bir şahsiyet sergilediğini göstermektedir:

Tâ­rık bin Abdullah el-Muhâribî anlatır:

İslâm güçlenip Resûlullah (s.a.v) Medîne’ye hicret ettikten sonra Rebeze’den bir kâfile ile yola çıktık. Medine yakınlarında konakladık. Beraberimizde yakınlarımızdan bir hanım da vardı. Biz otururken, üzerinde iki beyaz elbise bulunan bir kişi gelip selâm verdi, biz de onun selâmına karşılık verdik.

“–Bu kâfile nereden geliyor?” dedi. Biz de:

“–Rebeze’den geliyor” dedik. Yanımızda kızıl bir devemiz vardı. Bize:

“–Şu devenizi bana satar mısınız?” dedi. “Evet” dedik.

“–Kaça?” diye sordu. Biz de:

“–Şu kadar hurmaya” dedik. Bizden indirim yapmamızı iste­medi:

“–Bunu aldım” dedi ve devenin yularını tutup götürdü. Me­dine’ye girip gözden kaybolunca, birbirimi­zi ayıplamaya başladık:

“–Deveyi tanımadığımız birine verdik” diyorduk. Beraberimiz­de bulunan hanım:

“–Birbirinizi kınamanıza gerek yok. Ben o zâtın yüzünü gördüm. Kesinlikle size hâinlik edecek birisi değildir. Onun yüzü gibi ayın on dördüne benzeyen başka bir yüz görmedim!” dedi.

Akşam olunca bir kişi yanımıza gelip:

“–es-Selâmu aleyküm, ben Peygamber Efendimiz’in elçisiyim. O sizlere bu hurmaları gönderdi. Ondan doyuncaya kadar yeme­nizi ve devenizin ücretini tastamam ölçüp almanızı emretti” dedi.

Hurmalardan do­yuncaya kadar yedik ve hakkımızı tam olarak aldık. (Dârakutnî, III, 45/186; Hâkim, II, 668/4219; İbn-i Hibbân, Sahîh, XIV, 517/6562)

Sanki güzel ahlâkı, mübârek yüzüne aksetmişti. Onu gören insanlar ister istemez kendisine güveniyordu. Nitekim Abdullah bin Selâm (r.a):

“Allah Resûlü’nün mübarek yüzünü ilk gördüğümde anladım ki onun yüzü, yalancı yüzü olamaz!” demiştir. (İbn-i Mâce, Et‘ime, 1; İkâmet, 174; Tirmizî, Kıyâmet, 42/2485)

Hâris bin Amr (r.a) da şöyle der:

“Resûlullah (s.a.v) Mina’da veya Arafat’tayken yanına vardım. İnsanlar etrâfını sarmışlardı. O esnâda bedevîler geliyor ve Efendimiz’in mübârek yüzünü görünce:

«–Bu mübârek bir yüzdür» demekten kendilerini alamıyorlardı.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 1148)

DİNİMİZDE DOĞRULUĞUN ÖNEMİ

Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Doğruluk (sıdk), insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi, doğru söylemeye devam ettikçe, sonunda sıddîklardan olur. Yalan, kişiyi fücûra, fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye devam ettikçe, sonunda Allah indinde yalancılardan yazılır.” (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105)

“Kul yalan söylemeye devam ettikçe kalbine siyah bir nokta vurulur. Sonra bu nokta büyür ve kalbin tamamı simsiyah kesilir. Bu kimse nihayet Allah katında «yalancılar» arasına kaydedilir.” (Muvatta’, Kelâm, 18)

“Bana şu altı şey hakkında söz verin, ben de size cennet için kefîl olayım: Konuştuğunuz zaman doğru konuşun! Vaadde bulunduğunuz zaman yerine getirin! Emânet husûsunda güvenilir olun! İffetinizi koruyun! Gözlerinizi haramdan muhafaza edin! Ellerinizi haramdan uzak tutun!” (Ahmed, V, 323)

Doğru sözlü ve insanlara güven veren kişileri, Allah ve Resûlü sever. Birgün Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz abdest almıştı. Ashâb-ı kirâm onun abdest suyunu alıp yüzlerine gözlerine sürmeye başladılar. Nebî (s.a.v) onlara:

“–Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da:

“–Allah ve Resûlü’nün muhabbeti sebebiyle” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Allah ve Resûlü’nü sevmeyi arzu eden veya Allah ve Resûlü’nün kendisini sevmesini isteyen kişi; konuştuğunda doğru söylesin, kendisine bir emânet verildiğinde onu en güzel şekilde edâ etsin, yani kendisine güvenen insanların bu emniyetini boşa çıkarmasın ve civarındaki insanlara en güzel şekilde komşuluk yapsın!” (Beyhakî, Şuab, II, 201; Tebrîzî, Mişkât, III, 81)

Özü sözü doğru olma mevzunda ne kadar hassas davranılması gerektiğini gösteren şu rivayet, aslında her şeyi anlatmaya kâfîdir: Abdullah bin Âmir (r.a) şöyle anlatır: “Birgün Resûlullah (s.a.v) bizim evimizdeydi. O esnâda annem beni çağırıp:

«–Gel sana bir şey vereceğim» dedi. Allah Resûlü (s.a.v) anneme:

«–Ona ne vermek istemiştin?» diye sordu. Annem:

«–Bir hurma vermek istemiştim» deyince, Resûlullah (s.a.v):

“–Haberin olsun, eğer ona bir şey vermeyecek olsaydın, sana bir yalan (günahı) yazılırdı» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 80/4991; Ahmed, III, 447; II, 452)

Resûlullah (s.a.v) için yalandan daha kötü ve çirkin bir şey yoktu. Bir kişinin azıcık da olsa yalana tevessül ettiğini anladığında, bu yanlışından tevbe edinceye kadar ondan uzak durur, kendisiyle fazla görüşmek istemezdi. (İbn-i Sa‘d, I, 378)

ASHABIN DOĞRULUĞU

Efendimiz’in bu hassas terbiyesinde yetişen ashâb-ı kiramın da, yalandan ve aldatmadan en uzak insanlar olacağı muhakkaktır.[4] Nitekim Enes (r.a) şöyle der:

“Vallahi size anlattıklarımızın tamamını, doğrudan Allah Resûlü’nden duymuş değiliz (Biz Resûlullah’ın hadîs-i şerîflerini birbirimizden de öğreniyorduk). Fakat biz birbirimize hiç yalan söylemezdik.” (Heysemî, I, 153)

Müslümanların bu güzel ahlâkına düşmanları bile gıpta ile bakıyor ve itimad ediyorlardı. Uhud Harbi sonrasında düşmanların lideri Ebû Süfyan uzaktan:

“–Ey Ömer! Sana Allah adına yemin ederek soruyorum, biz Muhammed’i öldürdük mü?” diye merakla nidâ ediyordu. Hz. Ömer (r.a):

“–Hayır vallahi öldürmediniz! Şimdi o, senin söylediklerini dinliyor!” dedi. Ebû Süfyan:

“–Sen bana göre, Muhammed’i öldürdüğünü iddiâ eden kendi adamımdan daha doğru sözlü ve daha iyisindir!” dedi. (İbn-i Hişam, III, 45; Vâkıdî, I, 296-297; Ahmed, I, 288; Heysemî, VI, 111)

KALBİN VE DİLİN DOĞRULUĞU

Kalp, beden ülkesinin hükümdârıdır. Kalp sağlam olduğunda diğer âzâlar da istikâmet üzere olurlar. Dil ise kalbin tercümânıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği diğer âzâlara da tesir eder. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurur:

“İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile başvurur ve (âdeta yalvararak) şöyle derler; «Bizim haklarımızı koruma husûsunda Allah’tan kork. Biz ancak seninle beraberiz ve sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilirsen biz de eğriliriz».” (Tirmizî, Zühd, 61/2407)

“Kalbi dürüst olmadıkça kulun îmânı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.” (Ahmed, III, 198)

Yalandan sakınmayan insanın imanı tam olmazsa, amellerinin tam olması hiç beklenemez. Nitekim Peygamber Efendimiz oruç hakkında şu îkâzda bulunur:

“Kim yalanı ve onunla iş yapmayı terk etmezse, Allah’ın o kimsenin yemeyi-içmeyi bırakmasına ihtiyâcı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8)

Bütün bunlar, müslümanların yalan karşısında çok titiz davranmaları gerektiğini gösterir. Hatta espiri ve şaka bile olsa yalanın yanına yaklaşmamak lâzımdır. Peygamber Efendimiz, muhtelif zamanlarda ashâbına şakalar yapmış, ancak bunların hepsinde doğru sözler söylemiştir.[5] Bu husustaki îkâz ve irşatlarından bir kısmı şöyledir:

“Kul, şakalaşırken yalan söylemeyi ve haklı bile olsa tartışmayı terk etmedikçe tam iman etmiş olamaz.” (Ahmed, II, 352, 364; Heysemî, I, 92)

“Yazıklar olsun o kimseye ki, konuşur da insanları güldürmek için yalan söyler! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 80/4990; Tirmizî, Zühd, 10/2315)

O hâlde doğruluğa sımsıkı sarılmak îcâb eder. İnsan doğruluğa sarıldığında, Cenâb-ı Hak onun hâlini ıslâh eder ve günahlarını bağışlar. Kullarını affetmeyi çok seven Yüce Rabbimiz şöyle emretmektedir:

“Ey îmân edenler! Allah’a karşı takvâ üzere bulunun ve sözü doğru söyleyin ki Allah amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın! Her kim Allah’a ve Resûlü’ne itâat ederse, o hakîkaten büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzâb, 70-71)

Peygamber Efendimiz de şu müjdeyi verir:

“Şakadan bile olsa, yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 7/4800; Tirmizî, Birr, 58/1993; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

İnsanı doğruluğa alıştıran en tesirli ve kısa yol ise, doğru insanlarla oturup kalkmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler! Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve sâdıklarla beraber bulunun!” (Tevbe, 119)

Hâsılı, doğruluk İslâm’ın özüdür diyebiliriz. Nitekim Süfyân bin Abdullah (r.a) Peygamber Efendimiz’e:

“–Yâ Resûlallah! Bana İslâm’ı öylesine anlat ki, onu senden sonra bir başkasına sorma ihtiyacı hissetmeyeyim!” demişti. Resûlullah (s.a.v):

“–Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. O:

“–Peki, yâ Resûlallah! En fazla korunmam gereken şey nedir?” diye sordu.

Allah Resûlü (s.a.v) mübarek eliyle diline işâret etti. (Ahmed, III, 413. Ayrıca bkz. Müslim, İmân, 62; Tirmizî, Zühd, 61; İbn-i Mâce, Fiten, 12)

İşte İslâm, insanlara, doğru ve güvenilir bir kişi olmanın faydalarını, ona ulaşmanın yollarını ve yalanın zararlarını en açık bir şekilde anlatmıştır. Dünya ve âhirette rahat etmek isteyen herkesin bu tavsiyelere uyması gerekir. Yalana ve aldatmaya sapanlar ise kendileri zarar etmiş olurlar.

Dipnotlar:

[1] Mâide, 119 [2] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6; Müslim, Cihâd, 74; Taberî, Tefsîr, VII, 240; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 113. [3] İbn-i Hişâm, II, 95, 98. [4] Müslim, Zekât, 134. [5] Bkz. Çelik-Öztürk-Kaya, Üsve-i Hasene, I, 426-430.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

SIDK NEDİR?

Sıdk Nedir?

DOĞRULUK (SIDK) İLE İLGİLİ AYETLER

Doğruluk (sıdk) İle İlgili Ayetler

DOĞRU SÖZLÜLÜK (SIDK) İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Doğru Sözlülük (Sıdk) İle İlgili Ayet ve Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • Abdurrahman

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.