Cihânın En Hayırlı ve Mes'ûd İnsanları

Cihânın en hayırlı ve mes'ûd insanları kimlerdir? Özellikleri nelerdir? Bizler de o insanlardan olabilir miyiz?

İnsan için vaad olunan dünyâ ve âhıret seâdeti, ancak Kur'ân'a râm olabilmek mukâbilindedir. Her hakîkat Kur'ân'da gizli, her seâdet îmânda zâhirdir. Cihânın en hayırlı ve mes'ûd insanları, Kur'ân gölgesi altında toplanan, onun hayat nûru ile nûrlanan ve onda fânî olanlar, yâni canlı bir Kur'ân hâline gelebilenlerdir. Âyet-i kerîmede Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hakkında buyurulan:

"(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin!.." (el-Kalem, 4) beyânındaki hakîkati anlamak için Hazret-i Âişe'ye:

"-Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ahlâkı neydi?" diye sorduklarında mü'minlerin annesi, bu yüce ahlâkı şöyle ifâde etmiştir:

"O'nun ahlâkı Hazret-i Kur'ân idi..." (Müslim, Kitâbu's-salât 746)

Bu bakımdan:

"Rahmân (çok merhametli olan Allâh), Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Beyânı öğretti." (Rahmân, 1-4) âyetlerinin îzâhında:

"Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'ı öğretmek için insanı yaratmış ve beyânı da ona Kur'ân'ı anlaması için öğretmiştir." denilmiştir.

Zîrâ Allâh Teâlâ'nın, bu âyet-i kerîmelerde evvelâ Kur'ân'ı öğretmesinden, sonra da insanı yaratmasından bahsedişi, yaratılış hikmetinin mecâzî bir ifâdesidir. Bu ifâdede, insanın hilkat gâyesinin, sırf dîn ve ilim olduğunun bilinmesi ve Kur'ân'a karşı mes'ûliyetin idrâk edilmesi vardır. Çünkü insan denilen bu varlığın haysiyet ve şerefi Kur'ân ile gerçekleşir. Dolayısıyla insana verilen beyân selâhiyeti de, ilâhî tâlimâtı almak, muhabbet, hikmet ve gaybî tecellîlere mazhar olacak canlı bir Kur'ân olabilmek hikmetine binâen ihsân edilmiştir. Çünkü dünyevî ve uhrevî seâdetin esrârı, Kur'ân-ı Kerîm'de dercedilmiş ve o kitab-ı ilâhî bizlere bir hayât kitabı ve bir kurtuluş reçetesi olarak takdîm buyurulmuştur.

Rahmân olan Allâh'ın insanlığa rahmetinin en büyük tecelligâhı olan Kur'ân, beşeriyyet için kıymet ve değeri târiflere sığmayacak derece ulvî ve büyük bir nîmettir. O, insan ve kâinâtın temel kanun ve kâidelerinin en mükemmel ve en doğru tercümânıdır. Levh-i Mahfûz'dan indirilmiş yegâne hidâyet rehberidir.

TEFEKKÜRE DAVET EDİYOR

Kur'ân, bizi tefekküre dâvet ediyor. Düşünmemiz için gafletten uyandırıyor. "İnsan nedir?" Aslı nedendir? Varlığı nasıl başlamıştır? Ona inceliklerini kim öğretmiştir?" suâllerinin ilâhî cevaplarını veriyor.

Kur'ân'ın en mühim berekâtından biri de, insanı içinden uyandırmak, dış güzelliklerle hislendirmek, âfâk ve enfüs cilveleri içinde onu Rabbinin muhabbetine çekmektir. Rahmân, bilumum kâinât sahnesindeki nîmet, ibret ve kudret akışlarını insana sergiler. Zîrâ insan, Rabb'in bir kudret nişânesi ve îcâd bedîasıdır.

Kur'ân'ın tefekkür âlemine giren fert: "Bu cihân nedir? Bu dünyâ mekânına nereden ve niçin geldim? Ömür takvîmindeki fânî günlerin hakîkati nedir? Yaşayanların istikbâli olan ölüm ve toprak fırtınasının hikmeti, velhâsıl kimin nesiyim, nasıl yaşamalıyım ve nasıl ölmeliyim?!" suâllerinin mâhiyetini çözer ve rızâ-yı ilâhî istikâmetinde ebediyyet iklîmine hazırlanır.

Mü'mine:

"Kur'ân istikâmetinde yaşa, onun ahlâkı ile ahlâklan ve müslüman olarak rûhunu teslîm et!" tâlimâtını veren Kur'ân-ı Kerîm, nûr ve zulmeti yaratan Allâh -celle celâlühû- tarafından insanları nûra çıkarmak için kalb-i Muhammediyye'ye inen bir kitâb-ı ilâhî'dir ki, insanın hayâtı, itmi'nânın rûhu, yerlerin ve göklerin lisânı, seâdet güneşi ve bereket hazînesidir.

Kur'ân ile hâllenmede, itmi'nân ve vicdân huzûru; onun tecellîleri ile hem-hâl olan mü'minde de nâmütenâhîlik vardır. Ondan dolayıdır ki Kur'ânlaşan mü'minlerin kalpleri; Allâh'ın saltanatının, hudûdu çizilmez semâlarıdır.

Kur'ân'ın ihtişâmına bürünen, Kur'ânî hakîkatlerin cennetinde yaşayan ve Kur'ânî incelikleri, kalplerinin derinliklerinde hisseden ashâb-ı kirâmda bu husus ne güzel tebârüz etmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Nisâ Sûresi'nin:

"...Kim kötü bir iş yaparsa cezâsını çeker!.." (Âyet, 123) meâlindeki âyeti nâzil olduğunda son derece büyük bir iç titreyişiyle Allâh korkusundan:

"Belim kırılır gibi oldu, kasıldım kaldım..." (S. Uludağ, Kelabâzî, Taarruf, s. 113) buyurmuştur.

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir evin önünden geçerken hâne sâhibinin dışarılara kadar taşan bir sesle Tûr Sûresi'ni okuduğunu duydu. Adam:

"Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâkîdir, onu def edecek hiçbir şey de yoktur." (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, binitinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki şiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı.

Hazret-i Ömer'in şu ifâdesi de, ne düşündürücüdür:

"Bakara sûresini oniki senede hatmettim, bir şükür kurbânı kestim!.."

Çünkü O'nun Kur'ân'ı okuyuşu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret değildi. Bu okuyuş, Kur'ân'ın hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbederek, oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaşayarak bir okuyuştu. Çünkü gerçek mânâda Kur'ân'dan istifâde etmek, ancak böyle mümkündür.

KURAN AHLAKI

Kur'ân ahlâkı, çok derin ve yüce bir hâldir. Gönüller, Kur'ân'la yoğrulabildiği ölçüde ve ihlâsları derecesinde ondan nasîb alırlar. Bu nasib, kiminde az, kiminde vasat, kiminde ziyâdeli olmak üzere pek muhteliftir. Yâni gönül farkına göredir.

Medîne-i Münevvere'de meskûn Şamlı Abdullâh Efendi vardı. Sâmi Efendi Hazretleri'nin gönül bahçesinde yeşeren müstesnâ kimselerdendi. Bu zâtın, Kur'ân'a olan muhabbet ve aşkı bambaşka idi ve her hâliyle Kur'ân ahlâkına bürünmüştü. Öyle ki, onun Kur'ân'a olan iştiyâk derecesi, ümmî olmasına rağmen kendisine Hakk katından bir gecede hâfızlık verilmesi gibi bir nimetle lutuflandırılmıştı. Hâfızlık, Kur'ân-ı Kerîm'in mûcizelerinden olduğu hasebiyle bu şekilde, yâni bir gecede hâfız olmuş kimseler, müşâhede edilegelmiş lutuf tecellîleridir. İfâde ettiğimiz gibi bu husus, gönül âlemiyle alâkalıdır. Nitekim Şamlı Abdullâh Efendi'den, bir defasında hıfz geri alınmış ve o mübârek şahsiyetin bu lutfa yeniden kavuşması, nice hicranlı gözyaşlarının ardından tahakkuk etmiştir.

Bu hâdise, Kur'ân-ı Kerîm'in sayısız fayda ve tecellîlerinden sadece biridir. Melekleri ilâhî hazlara garkeden, hattâ diğer mahlûkâtı bile tesir altına alıp duygulandıran Kur'ân, kimbilir nefsâniyetten kurtulmuş, nûrâniyete bürünmüş bir gönle sırlarını nasıl fâş eder!..

Onun için Kur'ânî lutuf ve esrâra nâil olabilmek yolunda gönüller canlı bir Kur'ân hâline gelmelidir.

Canlı bir Kur'ân olabilmekse, Kur'ân'ı en güzel şekilde öğrenmek ve yaşamak ile başlar. Bu da; Kur'ân'ın ilim iklîmine girmek, onun hikmet deryâsına dalmak, ibret manzaralarından ders almak, irfân sofrasından gıdâlanmak, ihsân ufkuna yönelmek, musibetler karşısında sabır silâhına sarılmak, ilâhî programa rızâ hamuruyla yoğrulmak, teslîmiyet menbaıyla dolmak, hizmet pınarından içmek ve içirmek, fedâkârlık libasını kuşanmak, muhabbet sarayına dâhil olmak, hakkı ve sabrı tavsıye yolunu tutmak, infâkı tabîat-i asliyye eylemek, istikâmet üzere amel-i sâlihlerde bulunmak, hâsılı gönlü dikensiz bir gül bahçesi hâline getirerek Hakk'ın muhabbet nazarına mazhar kılabilmek demektir. Buna muvaffak olanlar, yâni canlı bir Kur'ân hâline gelenler, ez-cümle onun ilmiyle âmil, hikmetiyle kâmil olurlar. Böylece ârifler, sâlihler, zâhidler, âşıklar ve sâdıklar kervânına dâhil edilirler. Dolayısıyla hayatımızın her noktasına Kur'ân'ın nûrunu aksettirmek ve gönüllerimizi onun kevseriyle nasiplendirerek ebediyyete yönelmek, sonsuz seâdetimizin yegâne vesîlesidir.

Bu istikamette dilini ve gönlünü Kur'ân-ı Kerîm'den başka bir şeyle meşgûl etmeyen, her istediğini Kur'ân-ı Kerîm'den âyet okuyarak isteyen, her sorulanı Kur'ân-ı Kerîm'den âyet okuyarak cevaplayan, lafza ve mânâya vâkıf nice kimseler yetişmiştir. İslâm büyüklerinden Abdullâh İbn-i Mübârek, bu vasıfları taşıyan bir kadının ibret ve hikmetlerle dolu hâlini şöyle nakleder:

" Allah'ın Beytü'l-Haram'ını hac ve Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in kabrini ziyaret maksadıyla yola çıkmıştım. Yolda   bir karartı gördüm. Dikkatlice bakınca  ne göreyim: Sırtında yünden bir bürgü, başında da yünden bir başörtüsü bulunan bir kadın!... Kendisine:
"-Esselamü aleyküm ve arahmetullahi ve berekatüh!" diyerek selam verdim.
O'da Yasin Suresi'nden:
"( Bu da) çok esirgeyici Rab'lerinden bir selamdır!".(Yasin 58) ayetini okuyarak selamıma mukabele etti. Ona:

-Allah senin iyiliğini versin! Sen burada ne yapıyorsun?" diye sordum. A'râf Sûresi'nin 186. âyetinden:

"Allâh kimi şaşırtırsa, onu yola getirecek yoktur..." bölümünü okudu.

Anladım ki, yolunu kaybedip orada kalmış. Ona:

"-Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordum. İsrâ Sûresi'nin 1. âyetinden:

"Kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan alıp Mescid-i Aksâ'ya götüren..." bölümünü okudu.

Anladım ki, kendisi haccetmiş, Beytü'l-Makdis'e (Kudüs'e) gitmek istiyor. Kendisine:

"-Sen kaç gündür buradasın?" diye sordum. Meryem Sûresi'nin 10. âyetinden:

"Sen sapasağlam olduğun hâlde, üç gece..." bölümünü okudu. Ben:

"-Senin yanında yiyeceğin bir şey göremiyorum?" dedim. Şuarâ Sûresi'nin:

"Beni yediren, içiren O'dur!" mealli 79. âyetini okudu. Ona:

"-Sen ne ile abdest alıyorsun?" diye sordum. Nisâ Sûresi'nin 43. âyetinden:

"...Su da bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm ediniz!.." bölümünü okudu. Ona:

"-Yanımda yiyecek var. Yemek ister misin?" dedim. Bakara Sûresi'nin 187. âyetinden:

"...Sonra, akşama kadar orucu tamamlayınız!.." mealli bölümünü okudu. Kendisine:

"-Bu ay Ramazan ayı değil ki?" dedim. Bakara Sûresi'nin 158. âyetinden:

"...Kim gönlünden koparak (vacip olmayan amellerden) bir hayır işlerse (mükâfâtını görür). Çünkü Allâh, tâatlerin ecrini veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir!" mealli bölümünü okudu.

"-Seferde iftar bize mübah kılınmıştı ya?" dedim. Bakara Sûresi'nin 184. âyetinden:

"...Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." mealli bölümünü okudu. Ona:

"-Sen benimle, niçin benim seninle konuştuğum gibi konuşmuyorsun?" diye sordum. Kâf Sûresi'nin:

"İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!" mealli 18. âyetini okudu. Ona:

"-Seni deveme bindirip kâfilene yetiştireyim." dedim. Bakara Sûresi'nin 197. âyetinden:

"...Siz ne hayır işlerseniz, Allâh onu bilir..." mealli bölümünü okudu.

Kendisini bindirmek üzere hemen devemi ıhtırdım. Nûr Sûresi'nin 30. âyetinden:

"Mü'minlere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar!.." mealli bölümünü okudu.

Deveye binince, Zuhruf Sûresi'nin 13 ve 14. âyetlerinden:

"...Bunları bize râm eden Allâh'ın şânı ne yücedir! Yoksa, biz bunlara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz (demelisiniz)." mealli bölümünü okudu.

Yola koyulunca da Müzzemmil Sûresi'nin 20. âyetinden:

"...Artık Kur'ân'dan, kolayınıza geleni okuyun!.." mealli bölümünü okudu. Ben de;

"...Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiş demektir..." (el-Bakara, 269) âyetinden ilhâmla:

"-Sana çok hayır verilmiştir!" dedim. O da, bu âyetin devâmındaki:

"...Sâlim akıl sahiplerinden başkası iyi düşünmez!" (el-Bakara, 269) mealli bölümünü okudu.

Nihâyet kâfileye yetiştim ve:

"-İşte senin kâfilen bu! Onun içinde senin kimin var?" dedim. Kehf Sûresi'nin 46. âyetinden:

"Servet ve oğullar, dünya hayatının zînetidir..." mealli bölümünü okudu. Anladım ki kâfilenin içinde oğulları var.

"-Onlar hac kâfilesinde necidirler?" diye sordum. Nahl Sûresi'nin:

"Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar." mealli 16. âyetini okudu.

Anladım ki, oğulları kâfilede kılavuzdurlar. Çadırları ve imâretleri kastederek:

"-Şu çadırların içinde seninkiler kimlerdir?" diye sordum. Nisâ Sûresi'nin 125. âyetinden:

"...Allâh, İbrâhim'i bir dost edinmiştir." mealli son bölümü, 164. âyetinden "...Allâh, Mûsâ ile gerçekten konuştu." mealli bölümü, Meryem Sûresi'nin 12. âyetinden; "Ey Yahya! Kitâba var gücünle sarıl!.." mealli birinci bölümü okudu.

Bunun üzerine, ben de:

"-Ey İbrâhim! Ey Mûsâ! Ey Yahyâ!" diyerek seslenince, ay parçası gibi üç genç çıkageldiler.

Gelip oturdukları zaman anneleri, onlara Kehf Sûresi'nin 19. âyetinden:

"...Şimdi siz birinizi gümüş para ile şehre gönderin de, baksın, onun hangi yiyeceği daha temizse ondan size bir erzak getirsin!.." mealli bölümünü okudu.

Gençlerden biri giderek yiyecek satın aldı, onu önüme koydular. Kadın, el-Hâkka Sûresi'nin:

"Geçmiş günlerde işlediğiniz iyiliklerin karşılığı olarak âfiyetle yeyiniz, içiniz!" mealli 24. âyetini okudu.

Fakat ben kadının oğullarına:

"-Şimdi siz onun (ananızın) hâl ve şânını bana haber vermedikçe, taâmınız bana haram olsun!" dedim.

Bunun üzerine, gençler:

"-Bu bizim anamız, Rahmân olan Allâh'a karşı bir hatâya düşme korkusuyla, kırk yıldan beri Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden başkasını tekellüm etmez, konuşmaz!" dediler.

Ben de Cuma Sûresi'nin:

"Bu, Allâh'ın kime dilerse ona vereceği bir fazl (u inâyettir)! Allâh büyük fazl (u kerem) sahibidir!" mealli 4. âyetini okudum.»

İşte canlı bir Kur'ân olabilmenin değişik bir tecellîsi! Merhûm Mehmed Âkif, işte Kur'ân'ın bu penceresini açarak:

"İnmemiştir hele Kur'ân şunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!.." demiştir.

Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-, Kur'ânlaşan mü'minlerin o sonsuz kitapta nice nasiplere mazhar olabileceğini, bu sebeple hayât ve Kur'ân'ın ne derece içiçe olması gerektiğini ifâde sadedinde şöyle demiştir:

"Devemin ipi kaybolsa, onu bile Allâh'ın kitâbında bulurdum.."

Zîrâ Kur'ân:

"Şâyet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allâh'ın sözleri (yazmakla) bitmez..." (Lokmân, 27) beyânında ifâde edildiği üzere maddî ve mânevî sonsuz mâlûmat, ilim, sır, hikmet ve mârifet ile doludur.

O, bir anahtardır ki, açamayacağı kapı yoktur. O, öyle bir rahmettir ki, insan, ancak onun yüce iklîmi içerisinde kâinâtın özü olma vasfını koruyabilir, kâinâttaki sayısız manzaraların muhteşem nakışlarına ve bunlarda sergilenen ilâhî kudret tezâhürlerine, kalb inceliğine ve basîrete nâiliyetle vâsıl-ı ilâllâh olabilir. Çünkü Kur'ân, insana her türlü ulvî vazîfeyi ve muhabbeti öğreten mukaddes bir mekteptir. O, insana yaratışılındaki hikmet ve cevheri muhâfaza ettiren, ondaki ilâhî güzelliklerin tezâhürüne vesîle olan bir Hakk nutkudur. Onun terbiyesi altına girerek onda fânîleşenler, akıllarını îmân hakîkatlerine, gönüllerini kudsî manzaralara, ahlâkî neş'elere ve fazîlet duygularına, âzâlarını hayırlı davranışlara adarlar. Canlı bir Kur'ân hâline gelirler.

Böylece Kur'ânlaşan insan, şu koskoca kâinâtın bir yelpâze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olma vasfının inkişâfını yaşar. O, tohum içinde gizli koca bir çınar, zerre içinde büyük bir kürre ve ferd içinde cemiyet kabîlinden nice muazzam oluşların özü hâlinde bir varlık olur ve meleklerden üstün bir noktaya gelir. Çünkü o, Kur'ân ahlâkı ile hakîkatte Allâh'ın ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ahlâkına bürünmüştür.

Burada ifâde etmelidir ki, kitâbullâha sarılıp canlı bir Kur'ân olabilmek demek, hadîs-i şerîfleri ve sünnet-i seniyyeyi bir kenara bırakmak değildir. Bilâkis kitap ve sünneti bir bütün hâlinde yaşayabilmek demektir ki, bu da:

"...Rasûl size ne verirse onu alın (emrettiklerini yerine getirin, yaptıklarını yapın); o sizi neden sakındırırsa ondan da kaçının!.." (el-Haşr, 7) âyetinde görüldüğü üzere Kur'ân'ın bir emridir.

KURAN RUHUNA MUHALİFTİR

Dolayısıyla sünnetleri, farzların fazîlet ve şerefiyle kıyaslayarak hafîfe almak veya terketmek, Kur'ân rûhuna muhâliftir. Zîrâ sünnete bağlılık, farzların lâyıkıyla îfâsına ve ikmâline vesîledir. İbâdetin ziyneti ve süsüdür; makbûl olmasına da müessirdir. Unutmamalıdır ki İslâm'ın, insanlığa bir bütün hâlinde takdîm ettiği iki nûr kaynağı vardır:

Biri Kur'ân-ı Kerîm, diğeri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sünneti...

Yâ Rabbî! Kalblerimizi Kur'ân-ı Kerîm'in ilim, hikmet, nûr ve sürûruyla süslemek suretiyle bizleri canlı bir Kur'ân hâlinde İslâm'ı yaşayan peygamber âşıklarından eyleyip bütün bir ömrümüzü istikâmet üzre devam ettir!

Bu meyânda içinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerîf'te bize şefâatçi olabilecek oruçlar tutabilmeyi, iftar ve sahurların feyzinden nasîb alabilmeyi, bol bol infaklarda bulunabilmeyi, cümle ibadetlerimizi, namazlarımızı ve teravihlerimizi bizleri mağfirete nâil kılabilecek seviyede îfâ edebilmeyi, her geceyi bir Kadir gecesi olarak yaşayabilmeyi ve bayrama da ebedî bayramı kazanan sâlihler kervanına katılarak erişebilmeyi ihsân eyle!

Allâh'ım! Yine niyâz ediyoruz ki, şu mübârek günler hürmetine vatanımızı ve milletimizi şerîrlerin şerrinden muhâfaza buyur! Şanlı bayrağımızın altında dirlik, birlik ve beraberlikten ayırma! Âmîn!..

Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 178. Sayı

İslam ve İhsan

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI NASILDI?

Peygamberimizin Ahlakı Nasıldı?

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI KUR’AN’DI

Peygamberimizin Ahlakı Kur’an’dı

KURAN'A GÖRE ÜÇ SINIF İNSAN

Kuran'a Göre Üç Sınıf İnsan

KURANI KERİMİ EN İYİ ANLAYANLAR

Kuranı Kerimi En İyi Anlayanlar

KUR’ÂN-I KERİM OKUMANIN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Kur’ân-ı Kerim Okumanın Fazileti İle İlgili Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.