Bütün İnsanlığın Selâmeti İçin Çalışmak

İslâm, Allâh’ın bütün insanlığa gönderdiği barış ve selâmet dînidir. Peygamber Efendimiz de Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlemlere hediye ettiği bir Rahmet Peygamberi’dir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Rasûlüm!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107)

İbn-i Abbâs -rahmetullahi aleyh- bu âyet-i kerîme hakkında şöyle buyurmuştur:

Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne îman ederse dünyada ve âhirette tam olarak rahmete nâil olur. Kim de Allâh’a ve Rasûlü’ne îman etmezse, önceki kavimlerin dünyada uğradığı «yerin dibine geçme», «maymuna çevrilme», «üzerlerine taş yağdırılması» gibi ilâhî azaplardan muhâfaza edilir. Bu onun, Allah Rasûlü sâyesinde nâil olduğu dünyevî rahmettir.” (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, V, 486; Heysemî, VII, 69)

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ÜMMETİNE DUÂLARI

Peygamber Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- ümmetinin umûmî bir kıtlıkla helâk edilmemesi, suda boğulmak sûretiyle helâk edilmemesi ve toplu helâke uğramaması için Rabb’ine niyâz etmiştir.[1] Peygamber olarak gönderildiği günden itibâren bütün insanlar O’nun ümmetidir.[2] Dolayısıyla Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- bütün insanlığı büyük âfetlerden muhâfaza etmiş olmaktadır.

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:

“İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır.” buyurmuşlardır. (Heysemî, VIII, 191)

MÜSLÜMANLAR İNSANLIĞIN SELÂMETİ İÇİN GAYRET EDERLER

Bu sebeple müslümanlar, bütün insanlığın selâmeti için gayret ederler. Hangi inanca sahip olursa olsun insanların iyiliği için çalışır, mazlûma yardım ederler. “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü!” düstûruyla hareket ederler. Cenâb-ı Hakk’ı sevdikleri için, O’nun yarattığı bütün insanları da severler. Haksızlık yapmadığı, insanların fikir hürriyetini kısıtlamadığı sürece, inancı ne olursa olsun kimseye müdâhale etmezler.

İSLÂM MEDENİYETİ, İDÂRESİ ALTINDAKİLERİ HİMÂYE ETMİŞTİR

Târihe baktığımızda, İslâm medeniyeti, hiçbir zaman diğer medeniyetleri yok etmeye çalışmamıştır. Aksine onlardaki, kendi değerlerine uyan unsurları alıp geliştirmiştir. İdaresi altında iseler onları himâye etmiştir. Peygamber Efendimiz’in tesis ettiği Medîne şehir devletinde, Dört Halife devrinde, Emevî, Abbâsî, Endülüs, Hindistan ve Osmanlı devletlerinde Yahudî, Hristiyan, Budist, Hindu ve Mecûsî kültürleri muhafaza edilmiştir. Eğer İslâm, sadece kendi mensuplarının selâmeti için çalışsaydı, bugün sözkonusu medeniyetlerin en azından bir kısmı tarih sahnesinden silinmiş olurdu.

İslâm’ın bu müsâmahası ve üstün anlayışı, birçok ırk, din ve millet tarafından Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarında tecrübe edilmiştir.

HAZRET-İ ALİ'NİN EMİRNÂMESİ

İslâm’ın bütün insanlığı kucakladığını sergileyen pek çok misal mevcuttur. Bunlardan biri şöyledir: Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, Mısır’a vâli tayin ettiği Mâlik bin Hâris’e bir emirnâme yazmıştı. Orada şu ifadelere de yer verdi:

“İnsanlara, canavarın sürüye baktığı gibi bakma! Onlara karşı kalbinde sevgi, merhamet ve iyilik duyguları besle! Çünkü istisnâsız bütün insanlar ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir. İnsanlar hata edebilir, başlarına iş gelebilir. Düşenin elinden tut, kendin için Allâh’ın affını istiyorsan, sen de insanları affet, onları hoş gör ve bağışla! Allâh’a karşı asla kafa tutma! Affından dolayı asla pişmanlık duyma! Verdiğin cezadan dolayı da sevinme!”[3]

İslâm’a göre, savaş hâli dışında, kâfir bile olsa, insanların malı, canı ve ırzı haramdır.

İnsanları öldürmek bir tarafa, onlara lânet etmek bile İslâm’ın hoş görmediği bir davranıştır.[4]

PEYGAMBERİMİZ DAÎMA MERHAMETİ TAVSİYE ETMİŞTİR

Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- dâimâ yumuşaklığı ve merhameti tavsiye etmiş, şiddeti, kabalığı ve zorbalığı hep zemmetmişlerdir. Şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ beni cömert ve güzel ahlâk sahibi bir kul olarak yarattı, zorba ve inatçı bir zâlim kılmadı.” (Ebû Dâvûd, Et‘ime, 17/3773)

“Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi, bilâkis eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.” (Ahmed, III, 328)

Hakîkaten Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, en güzel ahlâkı tamamlamak ve bütün insanlığa güzellikler bahşetmek için gönderilmiştir.

Devlet başkanı olan Peygamber Efendimiz’in, kendisine tuzak kuran yahudî tebaaya karşı sergilediği şu güzel ahlâk, nice ibretlerle doludur:

İNCELİK VE YUMUŞAKLIKLA MUÂMELE EDERDİ

Bir grup yahudî, Nebî -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelmişti. (Müslümanların “es-Selâmu aleyküm” şeklindeki selâmına benzeterek):

“–es-Sâmu aleyküm! (Ölüm senin üzerine olsun!)” dediler.

Bu hileyi anlayan Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- perde ardından:

“–O sizin üzerinize olsun, Allah sizlere lânet etsin, Allah sizlere gazab etsin!” diye seslendi.

Güzel ahlâkı kemâle erdirmek için gönderilmiş olan Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- ona müdâhale ederek:

Yavaş ol ey Âişe! İncelik ve yumuşaklıkla muâmele et! Şiddetten ve çirkinliklerden sakın!” buyurdular.

Hazret-i Âişe vâlidemiz:

“–(Yâ Rasûlâllah!) Onların ne dediğini işitmediniz mi?” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“–Sen de benim onlara ne dediğimi işitmedin mi? Sadece «Ve aleyküm: Asıl sizin üzerinize olsun!» diye sözlerini onlara iâde ettim. Benim onlar hakkındaki duâm kabul olur, fakat onların benim hakkımdaki duâları kabul olunmaz!” (Buhârî, Edeb, 38)

Diğer bir rivâyete göre Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Âişe vâlidemize şunu da söylemişlerdir:

“Allah Teâlâ her işte rıfkla, yani yumuşaklıkla muâmele etmeyi ister ve sever!” (Buhârî, İsti’zân, 22)

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KIZDIĞINDA NE SÖYLERDİ

Enes bin Mâlik -radıyallahu anh- şöyle demiştir:

“Hakâret ihtivâ eden, çirkin ve lânet ifâde eden sözler, Peygamber Efendimiz’e giran gelirdi, bunlardan hep uzak dururdu. Bizden birine kızıp onu azarlayacak olduklarında sadece:

Ona ne oluyor, alnı toprak olasıca!” buyururlardı. (Buhârî, Edeb, 38, 44)

Efendimiz’in bu sözü bir duâ olup; “Namaz kılıp secde etsin de alnı topraklansın!” demektir.

Şu hâdise de kabalığın ve güzel ahlâka uymayan çirkin davranışların Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında yeri olmadığını gösterir:

(Münâfıklardan) biri Peygamber Efendimiz’in huzûruna girmek için izin istedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- onu uzaktan görünce, (insanları şerrinden korumak için):

O, aşîretin ne kötü kardeşidir veya aşîretin ne kötü oğludur!” buyurdular.

Adam içeri girip oturunca Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- ona güleryüz gösterdiler, tatlı dille konuştular ve iyi davrandılar. Adam gidince Hazret-i Âişe -radıyallahu anha-:

“–Yâ Rasûlâllah! Adamı gördüğünüz zaman onun hakkında şöyle şöyledir dediniz, sonra da yüzüne gülüp iyi davrandınız?!” dedi.

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Âişe! Sen ne zaman beni kötü söylerken ve kötü davranırken gördün?! Kıyâmet günü Allah katında en kötü insan, (dünyadayken) şerrinden korunmak için insanların kendisinden uzak durduğu kimsedir.” buyurdular. (Buhârî, Edeb, 38)

Burada bahsedilen zâtın kötü hâlleri daha sonra iyice artmış ve Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh- zamanında müslümanlara karşı savaşırken esir alınmıştır. İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in onun hakkındaki sözünün, ileriye yönelik bir mûcize olduğu anlaşılmıştır.[5]

İSLÂM'I KÖTÜLEMEK İSTİYORLAR

Dolayısıyla müslümanların, dinlerinden kaynaklanan bir terör faaliyetine katılmaları mümkün değildir. Bâzı insanlar terör faaliyetlerini İslâm ile alâkalıymış gibi gösteriyorsa, bu iddia ya İslâm’ı kötülemek için kasıtlı yapılan bir hıyânet veya büyük bir gaflet ve cehâlettir.

Dipnotlar:  [1] Bkz. Müslim, Fiten, 19-20; Tirmizi, Fiten 14/2177; Ebû Dâvûd, Fiten 1/4252. [2] Bkz. Heysemî, I, 174. [3] Muhyiddîn Seydî Çelebi, Buhârî’de Yönetim Esasları, İstanbul 2000, s. 47. [4] Bkz. Müslim, Birr, 84-86; Ebû Dâvûd, Edeb, 45. [5] İmâm Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahîhi Müslim, Beyrut 1392, XVI, 144.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.