Bugün İse Birinin Hâlini Soracak Olsan İlk Duyacağım Şey

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur: “Selef-i sâlihîn (geçmişteki sâlih zâtlar), insana «şükür» dedirtmek için onun hâlini sorarlardı. Bugün ise birinin hâlini soracak olsan; şükür değil, ancak şikâyet işitirsin!..”

Bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere;

İsmail -aleyhisselâm- evlendikten bir müddet sonra, babası İbrahim -aleyhisselâm- onu görmeye gider. Kapıyı, kendisini tanımayan gelini açar. Hazret-i İsmailʼin rızık temini için dışarıda olduğunu söyler. İbrahim -aleyhisselâm- yine kim olduğunu belli etmeden ona; geçim durumlarının nasıl olduğunu sorar. Hazret-i İsmail’in hanımı ise çok şiddetli bir sıkıntı ve darlık içinde bulunduklarından şikâyet eder.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“–Efendin eve geldiğinde kendisine selâmımı söyle; kapısının eşiğini değiştirsin!” deyip ayrılır.

İsmail -aleyhisselâm- eve gelip olan biteni öğrenince;

“–O gelen, babamdır. (Hâlinden şikâyetin ve şükürsüzlüğün sebebiyle) bana senden ayrılmamı emretmiş!” deyip evden ayrılır. Cürhümîler’den, başka bir hanımla evlenir.

İbrahim -aleyhisselâm-, bir müddet sonra gelip yine İsmail -aleyhisselâm-’ı evde bulamaz. Kendini tanıtmadan yeni gelinine de geçim durumlarının iyi olup olmadığını sorar. O da Allâhʼa hamd ve şükredip gayet huzurlu ve mesʼûd olduklarını ifade eder. İbrahim -aleyhisselâm- onlar için hayır duâlarda bulunduktan sonra;

“–Efendin geldiğinde selâmımı söyle; kapısının eşiğini güzel tutsun!” deyip ayrılır.

İsmail -aleyhisselâm- eve geldiğinde, hissettiği güzel kokudan yine babasının teşrif ettiğini anlar. Olan biteni hanımından öğrenince de:

“–O zât, benim babamdır. Evimizin şerefli eşiği de sensin. Babam, senin gönlünü hoş tutmamı ve seninle iyi geçinmemi emretmiş.” der. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 9)

Mühim Olan İnsanın Hangi Tarafı Tercih Ettiğidir

Demek ki her insan, hâdiselere kalbî derinliğine göre bakar. Aynı hayat şartları; ham ve gâfil bir gönülde şikâyet ve isyan sebebi olurken; takdîre rızâ ve eldekine kanaatle zenginleşen bir gönülde ise hamd, şükür ve huzur vesîlesidir. Mühim olan, insanın hangi tarafı tercih ettiğidir. Nitekim Rabbimiz de;

“Şüphesiz Biz ona (insana, doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (el-İnsan, 3) buyuruyor.

Bunun içindir ki mânevî terbiye ile kalbi tekâmül ettirmeyi hedefleyen tasavvuf, aynı zamanda bir “şikâyeti unutma sanatı”dır. Allâhʼın takdîrine cân u gönülden râzı olarak Oʼnun rızâ ve muhabbetine erebilme gayretidir. Her hâlükârda Cenâb-ı Hakkʼa şükredip Oʼnunla dost kalabilme firâset ve basîretidir.

Günümüzde -maalesef- mânevî açlık sebebiyle ruhlar hasta, insanlık bunalımda. Rûhî buhranlar ve psikiyatrik rahatsızlıklar giderek artıyor. Fakirinde de zengininde de ayrı bir memnuniyetsizlik, stres, iç sıkıntısı, şükürsüzlük, şikâyet, hattâ isyan hâli göze çarpıyor. Zira huzur ve mutluluğu, yalnızca dünyevî menfaatlerde, maddî imkânlarda ve nefsânî zevklerde arama hırsı, ruhları daha da muzdarip kılıyor.

Hâlbuki Rabbimiz âyet-i kerîmede, gerçek huzura nasıl kavuşacağımızı açıkça beyân ediyor:

“Onlar, îmân edenler ve kalpleri Allâh’ı zikretmekle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle itmiʼnâna (gerçek huzura) erer!” (er-Raʻd, 28)

“İnsan” kelimesi, bir rivâyete göre “üns” kelimesiyle alâkalıdır. Bu da onun dostluk, yakınlık ve ülfet kurma meyli ile donatıldığına işaret eder. Kul, Cenâb-ı Hakʼla olan ünsiyetini artırdıkça, gerçek huzura kavuşur. Bu huzura ulaşan bir kalp için de artık dünyanın sefâsı da cefâsı da âdeta bir çakıl taşı gibi ehemmiyetsiz hâle gelir. Yani Allah ile beraber olan bir kalp, müstesnâ bir mukâvemet/dayanıklılık kazanır.

Nitekim Allâhʼın en sevgili kulları olan peygamberler ve evliyâullah, en çok çile çemberinden geçen kimselerdir. Fakat onlarda hiçbir zaman asık bir surat görülmemiştir. Şikâyet ve sızlanma, onların lügatinde yer almamıştır. Bilâkis onlar dâimâ mütebessim bir çehre ile etraflarına huzur tevzî etmişlerdir.

Asr-ı saâdete baktığımızda, ashâb-ı kirâmın hastası vardı, fakiri vardı; fakat psikolojisi bozulan, rûhî buhrâna sürüklenen kimse yoktu. Zira onlar, îmânın lezzetini tadarak gerçek huzur ve saâdetin mânâsını idrâk etmişlerdi.

Bugün maddî refah seviyesi yüksek birçok kesimde, psikolojik buhranlar, hattâ intiharlar görülürken; asrın en ağır zulüm, işkence ve katliamlarına mâruz kalan Filistinli müʼminlerde bu tür vakaların görülmeyişi, son derece mânidardır.

Zira âhirete îmân edip Allah ile beraberlik ikliminde yaşayan ârif gönüller, ne kadar ağır iptilâlara mâruz kalırlarsa kalsınlar, Rab’lerine karşı hamd, şükür ve rızâ hâllerini aslâ bozmazlar. Yaşadıkları acılar sebebiyle gözleri yaşarıp kalpleri mahzun olsa da, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olmadığı şikâyet ve isyan dolu sözleri aslâ söylemezler.

Düşünmeliyiz ki bugün Gazze ve Batı Şerîa başta olmak üzere mazlum din kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hayatımızı mîzân edecek olursak, acaba yarın âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?!.

Şunu da hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki pek çok İslâm beldesinde ümmetin mazlumları binbir çile çemberi içinde âdeta hayat-memat mücadelesi verirken, bizim küçücük dünyevî ve nefsânî meselelere takılıp sızlanmamız -Allah korusun- ilâhî gazaba sebebiyet verebilir!..

Diğer taraftan, “İslâm” kelimesi, “teslîmiyet” ile aynı kökten gelir. Buna göre mânen tekâmül etmiş bir müslüman, Cenâb-ı Hakk’ın acı-tatlı her türlü takdîrine rızâ gösterip O’nun murâdına cân u gönülden teslîm olan kimsedir.

Ömer bin Abdülazîz Hazretleri’ne;

“–Efendim, siz daha ziyade neyi seversiniz?” diye sorulduğunda, Hazret şöyle buyurmuştur:

“–Benim sevincim, yalnız mukadderâtımadır. Ben Allah Teâlâ’nın benim hakkımdaki her hükmünü severim...”

Demek ki evvelâ bizler Allah Teâlâ’nın bizim hakkımızdaki takdîrine rızâ göstereceğiz ki O da bizden râzı olsun.

Âyet-i kerîmede:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «Îmân ettik.» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyruluyor. Yani iki cihanda huzur, saâdet ve selâmet için yalnızca; “Ben Allâhʼa îman ettim.” demek kâfî değil. İlâhî imtihanlar karşısında Hak Teâlâʼya rızâ ve teslîmiyet göstererek bu îmânın ispat edilmesi gerekiyor. Gönül huzuru da ancak teslîmiyet nisbetinde nasîb oluyor. Dolayısıyla hâlinden şikâyet etmek, Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet noksanlığının bir alâmetidir.

Cenâb-ı Hak, kemâle ermiş müʼmin kullarının vasıflarını bildirdiği âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanları artan ve (hayatın değişen şartlarında) yalnız Rab’lerine tevekkül eden (Oʼna dayanıp güvenen) kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

Nakledildiğine göre Râbiatü’l-Adeviyye Hazretleri’ne:

“–Allah, kulundan ne zaman râzı olur?” diye soruldu. O da şu cevâbı verdi:

“–Iztırap ve mihnet içindeyken bile, nîmet içindeymiş gibi şükrettiğinde...”

Demek ki Hak dostu ârif müʼminler nazarında hamd ve şükür, sadece bolluk ve rahatlık zamanlarına mahsus bir kulluk vazifesi değildir. Onlar, hayatın acı-tatlı her safhasında Allâh’a şükretmeyi, değişmeyen vasıfları hâline getirmişlerdir.

Zira bu kulluk edebi, Hakkʼa yakınlığın en güzel vesîlelerinden biridir. Bu yakınlık da nîmetlerin en büyüğüdür. Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati ne güzel ifade eder:

“Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi hiç?.. Seni Dost’un kapısına ancak şükür götürür. Nîmet, (ham ve nâdan bir) insana, uyanıklığın zıddına gaflet de getirebilir. Şükretmek ise dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”]

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Mayıs, Sayı: 483

İslam ve İhsan

ALLAH’A HAMD VE ŞÜKRETMEK İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Allah’a Hamd ve Şükretmek ile İlgili Ayet ve Hadisler

ALLAH'A NASIL ŞÜKRETMELİYİZ?

Allah'a Nasıl Şükretmeliyiz?

ŞÜKÜR EN BÜYÜK NİMETTİR

Şükür En Büyük Nimettir

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle