KİMLER KURTULUŞA ERECEK?

Kimler kurtuluşa erecek? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi bu haftaki sohbetinde kurtuluşa ermenin reçetesini anlattı.

Birincisi; “ilim” olacak. İlim; Allâhʼı bilebilmek…

İkincisi; “amel” olacak. Amellerimiz, sâlih amel olacak.

Üçüncüsü de, “takvâ” hâli olacak. Takvâ hâli yaşanacak.

Takvâ nedir? Takvâ; nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, ilâhî kameranın, ilâhî huzurda olduğumuzun, kalben idrâk ve şuur hâline gelebilmesi.

254 yerde Kurʼân-ı Kerîmʼde “takvâ” geçiyor.

80 küsur yerde “Ey îmân edenler!” geçiyor.

O “îmân edenler”in en mühimi;

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îmân edenler! Allahʼın azamet-i ilâhiyyesine göre (büyüklüğüne göre, sonsuzluğuna göre) takvâ sahibi olun, ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyruluyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

“…Eğer siz Allâh(ʼın dînin)e yardım ederseniz (yaşarsanız, yaşatırsanız) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyruluyor.

Velhâsıl İslâmʼı yaşamak, ibadetlerin bir huşû içinde olması…

Kurʼân-ı Kerîmʼde 99 yerde namaz geçiyor. Namazda da, “Onlar, huşû ile namaz kılarlar.” buyruluyor. (el-Müʼminûn, 2)

“يُحَافِظُونَ : (…muhafaza ederler)” buyruluyor. (el-Müʼminûn, 9)

“دَائِمُونَ : (…devam ederler)” buyruluyor. (el-Meâric, 23)

Namazın mânevî keyfiyetini Cenâb-ı Hak bildiriyor. Sırf maddî şeyle namaz, namaz olmuyor:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

(“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!..” [el-Mâûn, 4]) buyruluyor.

Oruç, on üç yerde geçiyor. Gözüne oruç, kulağına oruç ki “Umulur ki kurtulursunuz.” buyruluyor.

“…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) diyor. Ve Cehennemʼe kalkan hâline gelmesi… (Bkz. Nesai; Sıyam, 43)

Zekât, 32 yerde geçiyor. Zaten mecbursun vermeye. Paranın zekâtı, öşrün/mahsullerin zekâtı, hayvanın zekâtı.

Sadaka 21 yerde geçiyor. İnfak… Bu da “Bollukta ve darlıkta verirler.” (Âl-i İmrân, 134) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Darlıkta da vereceksin bunu. Bu da 72 yerde geçiyor.

Demek ki “vermek” 125 yerde geçiyor. Cenâb-ı Hak 125 yerde Kurʼânʼda bizim “veren el” olmamızı istiyor. Neyin var, onu vereceksin.

Ravza yapılıyor, Efendimiz taş taşıyordu Ravzaʼya. Birisi geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Biz taşırız. Bizim gücümüz yeter.” dedi.

“‒Yok!” dedi. “Ben de Allâhʼın rahmetine muhtacım.” dedi. (Bkz. İbn-i Hişâm, I, 496)

Bu ibadetler huşû ile olacak. Cenâb-ı Hak bizden kalbî hayat istiyor. 194 yerde “ihsan” geçiyor. Yani insan, kalp terakkî edecek, kendinin ilâhî kameranın altında, ilâhî müşâhedede olduğunu bir idrâki içinde olacak. Nasıl arkamızda bir kamera dolaşsa sabahtan akşama, her şeyimize dikkat ederiz. Devamlı Kirâmen Kâtibîn bu kamerayı çalıştırıyor. Bütün hayatımız kıyamet günü ekranlar inecek, orada kendi hayatımızı göreceğiz.

Demek ki Cenâb-ı Hak bizim “muhsin”, “muhsine” olmamızı istiyor. Demek ki, ilâhî kameranın altında olduğunun idrâki; bir…

İkincisi; ihsan sahibi, ikram sahibi olacağız.

Sonra Cenâb-ı Hak; “اَحْسِنُوا : (“Yaptığınızı güzel yapın…” [el-Bakara, 195])” buyuruyor. Bir müslümanın her şeyi en güzel olacak. İşi en güzel olacak. Mesleği en güzel olacak. Amelleri en güzel olacak.

137 yerde tefekkür geçiyor. Kendimizi düşüneceğiz: Yoktan nasıl meydana geldik? Nasıl merhaleler geçirdik? Nutfe, aleka, mudga, izâm, lahim vs… Nasıl Cenâb-ı Hak “خَلَقْنَا, خَلَقْنَا, خَلَقْنَا” (yarattık, yarattık, yarattık) bir yaratılıştan bir yaratılışa çevire çevire en güzel şekilde dünyaya çıkardı? (Bkz. Müʼminûn, 14)

Cenâb-ı Hak soruyor: “Ey insan!” diyor. “Seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (Bkz. el-İnfitâr, 6-8) diyor. Bir yaratılışını düşün.

Semâ ile tefekküre dâvet ediyor. “…Kaldır başını bak (diyor), bir fütur görüyor musun?” (el-Mülk, 3) diyor.

Topraktan çıkanlarla Cenâb-ı Hak tefekküre dâvet ediyor.

Gece-gündüz, Güneş, Ay, onlarla tefekküre dâvet ediyor.

254 yerde “takvâ” geçiyor.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor, kimler kurtuluşta:

“Rabbim Allahʼtır deyip (Allah rızâsı üzere ömrünü devam ettirenler) ثُمَّ اسْتَقَامُوا (Rasûlullah Efendimizʼin rûhânî izinde yürüyenlere) melekler iner, onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu üç yerde olacak. Bir zor anlarda olacak.

Bir: Ölüm ânında. Melekler gelecek Cenâb-ı Hakʼla dost olan kullara; “…«Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

İkincisi; kabre girerken. Büyük vedâ… Bir yolculuğa çıkıyorsun ama dehşet bir yolculuğa. Bir gurbet yolculuğuna çıkıyorsun. Bütün antenler kesiliyor. Orada melekler gelecek:

“…«Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Üçüncüsü; yaratılış tekrar kıyamet günü. Yine melekler gelecek

“…«Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size müjdelediği Cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Yine tefsirlerde buyruluyor:

Yine insanın zor zamanları olur. O zor zamanlarda Cenâb-ı Hak o melekler vâsıtasıyla kullarına bir tevekkül hissi verir, huzur hissi verir.

Velhâsıl, ikinci grup bu: Dünyadaki ömür sermayelerini kârlı alışverişe çevirenler. Onlar hakkında epey bir şeyler veriliyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Benim ümmetim (diyor), yağmur gibidir (diyor. Yağmur misâli.) Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu, bilinmez.” diyor. (Tirmizî, Edeb, 81)

Nasıl ashâb-ı kirâm hayırlı bir ümmetti. Bir câhiliye devrini yıktı gitti. Bir fazîletler medeniyeti inşâ etti. Bugün de yaşanan bir ayrı bir câhiliye devri var. Yani âhiretsiz bir dünya isteniyor.

Cenâb-ı Hak bizim de “Yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 143; el-Hac, 78)

“Nefs-i mutmainne” buyuruyor. “Kâmile”, “râdıye” buyruluyor. (Bkz. el-Fecr, 27-28)

Demek ki bütün gücümüzü eğer -inşâallah- Rabbimizʼin lûtfuyla Cenâb-ı Hakkʼın yardımıyla istikâmetlendirirsek, yine bu, bir yağmur misâli, yağmur -inşâallah- bir rahmet damlası olacağız -inşâallah-.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak yine misaller veriyor:

Hayvanattan misaller veriyor. Tabi o Arap âleminde deve…

“Deveye bakmazlar mı? (diyor.) Onu (diyor) nasıl (diyor) Biz yarattık (deveyi) (el-Ğâşiye, 17) diyor.

Şimdi orada insanların istifadesine göre; yani etinden faydalanıyor, sütünden, yününden, derisinden, gücünden. Dikenli bir yiyeceği var çölde. Ne bileyim, bir sekiz gün, on gün susuz olarak gidiyor. Hörgüçlerine suyu dolduruyor. Sabırlı hayvan. Aynı zamanda bir, hisli bir hayvan. Bir tegannî ile coşuyor. Cenâb-ı Hak insan için ihsân ediyor. Deve gücünü kullansa, insanı yere serer, atar. Fakat bir çocuk bile devenin ipini çekip götürüyor. Cenâb-ı Hak:

“Göklerde ve yerde ne varsa musahhar kıldık…” (Bkz. el-Câsiye, 13) buyuruyor. Her hayvan, kelebekten tutun, solucandan tutun, fillere kadar hepsi ayrı ayrı, Cenâb-ı Hakkʼın “el-Bârî”, “el-Musavvir” sıfatının bir tecellîsi.

İşte insanın bunu… Cenâb-ı Hak insan için yarattı. Akrebi, yılanı da insan için yarattı. Eli yok, kolu yok, duvarlara çıkıyor, tırmanıyor. Ufacık bir, elsiz, kolsuz bir hayvandan insan ürküyor. Demek ki o da bir azâbı hatırlatıyor, âhiret azâbını hatırlatıyor. Bir yılanla, bir çıyanla, bir akreple bir yerde nasıl durabilirsin? Hep insan için yaratılanlar. İnsan bunları kalp gözüyle okuyacak.

Yani;

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“Semâya/göğe (bakmazlar mı, diyor. Cenâb-ı Hak) nasıl yükseltmiş?” (el-Ğâşiye, 18) diyor. Ucu bucağı var mı semânın? Yok. Ne kadar yıldız var? Sayıma geliyor mu? Yok. Mesâfeler tahmine geliyor mu? Yok. Sonsuz bir kudret tecellîsi. Bir ârıza var mı? Bir Güneş, Ay, bir tamirhaneye gidiyor mu? Bir ışığını artırsa ne olur? Gözler kör olur. Işığını kıssa, zifiri karanlık olur. Yaklaşsa yakar, uzaklaşsa donar, bütün mahlûkat ona bağlı.

Cenâb-ı Hak:

وَالشَّمْسِ buyuruyor. “Yemin olsun...” (eş-Şems, 1) buyuruyor.

İki tane takvim döndürüyor. Gerçi bütün yıldızlar ayrı bir takvim. Hiçbir saniye şaşma yok. Cenâb-ı Hak hep; “Semâyı tefekkür etmezler mi?” buyuruyor.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak dağları bildiriyor. (Bkz. el-Ğâşiye, 19) Dağları nasıl “veted” nasıl, dağlar yaratıldı, nasıl bir dağlar Dünyaʼda dengeyi temin ediyor?

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“Yeryüzünü nasıl düzledi? Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl serilip döşendi yeryüzü?” (el-Ğâşiye, 20) Bütün mahlûkâtın ihtiyacını veriyor. Bütün mahlûkâtın ihtiyacını verirken bütün mahlûkâtın teressübâtını da temizliyor.

Nasıl bir bütün mahlûkâta sofralar kuruluyor. Kutuptaki yaşayanların gıdâsı ayrı veriliyor. Ekvatorda yaşayanların gıdâsı ayrı veriliyor.

Yine Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresiʼnde:

“Nice varlık var ki rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızkı veren Allahʼtır. O her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)

Rızkını temin edemeyen bir hayvana da rızkını temin eden bir hayvan ona götürüp rızkını veriyor.

Bir kar yağıyor; bütün ortalık karla kaplı oluyor. On gün sonra kar kalkıyor. Bir tane bir böcek cesedi görmüyorsun. Hepsi toprağın içine giriyor. O yirmi santim içinde, bir kundak içinde, toprak kundak içinde Cenâb-ı Hak onları barındırıyor. Yine kar kalkıyor, hepsi çıkıyor.

Ve Cenâb-ı Hak bizden uyanık bir kalp istiyor.

Velhâsıl sohbetimizi bitirirken Cenâb-ı Hak bizden hulâsa olarak:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ buyuruyor. “Kim Allah Rasûlüʼne itaat ederse o, Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Yine:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ buyruluyor.

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Demek ki biz nasıl ibadetimiz Allah Rasûlüʼnün ibadetine benziyor mu, hâlimiz benziyor mu, yüreğimiz benziyor mu, ahlâkımız benziyor mu? Ne kadar benziyorsak, kıyâmet günü Allah Rasûlüʼnün civârında olacağız -inşâallah-.

Onun için, kalben safâya ermek, zâhiren-bâtınen Allah Rasûlüʼnün gönül âlemine benzeme gayreti içinde olabilmeyi Cenâb-ı Hak cümlemize ihsân eylesin. Efendimizʼin hâliyle hâllenmeyi nasîb eylesin.

Efendimizʼi Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” örnek olarak (takdim ediyor). Yeri geldi, bir insanın başından geçecek en zor şey Allah Rasûlüʼnün başından geçti. Oʼnun ahlâkı en yüce bir ahlâktı. Kendisi buyuruyor:

“Ben (diyor), en çok çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472) Hep Cenâb-ı Hakkʼa şükür hâlinde, tevekkül hâlinde, sabır hâlindeydi. En ağır şeye katlandı. Bir deve işkembesi üzerine atıldı.

Hiçbir zaman hayatta “ben” demedi, “Yâ Rabbi! Sen, Sen…” dedi.

Allâhʼın bütün mahlûkâtına pamuktan daha yumuşaktı. Hâlıkʼın nazarıyla bir mahlûkâta bakış tarzı vardı.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Bir kişi ölür (diyor), mîrâsı (diyor), mirasçılara âittir. Eğer (diyor), bir yetim (diyor) kalmışsa (diyor), onun himâyesi bana âittir (diyor). Bir şey kalmışsa (diyor), bir borçlu kalmışsa, borcunu ödemek bana âittir (diyor).” (Bkz. Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

Yani ümmetin derdiyle dertlenebilme… Ümmetin, insanların hidâyetiyle dertlenebilme.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor:

“O (diyor), Bedirʼde (diyor), en zor anlarda (diyor), hepimizin en cesaretlisi Oʼydu. Oʼnun arkasına sığındık.” diyor. (Bkz. Ahmed, I, 86)

Yine Efendimizʼin nezâket, zarâfet, inceliği:

Ashâbıyla giderken bir tükürük görüyor. Geçmiyor oradan. Geriye çekiliyor. Ashâb-ı kirâm o tükürüğü kapatıyor. Ondan sonra oradan geçiyor. Ne kadar bir, en ufak bir nezaketsizlikten rahatsız oluyor Allah Rasûlü…

İşte:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96])

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-… Hâlimizin, gönlümüzün, duygularımızın, Rasûlullah Efendimizʼe (benzemesini), Oʼnun rûhânî dokusundan hisse almayı Cenâb-ı Hak cümlemize ihsân eylesin, ikram eylesin -inşâallah-.

Allah râzı olsun, buraya gelen epey kardeşlerimiz var. Antalyaʼdan gelen var, Denizliʼden gelen var, Burdurʼdan gelen var, Konyaʼdan ve civarı yerden…

Buraya Allah rızâsı için gelindi. İnşâallah Cenâb-ı Hak bu meclisimize bereket ihsân eyler -inşâallah-.

İnşâallah Rabbimiz son nefesimizin, en güzel ânımız olmasını Cenâb-ı Hak ihsân eder, ikrâm eder.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha…

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle