Asli İhtiyaç Olan Ev veya Araba için Biriktirilen Paraya Zekat Düşer mi?

Asli ihtiyaç olan ev veya araba için biriktirilen paraya zekat düşer mi? Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.

Şunu bilmek gerekir: Niyet ile amel birbirinden farklı şeylerdir. Bir insan niyet eder; fakat o niyetin fiilen gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz meçhuldür. Nitekim Resûlullah ﷺ, “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1; Müslim, İmâre 155). Ancak niyet, tek başına hüküm doğurmaz; fiil gerçekleştiğinde hüküm sabit olur.

Mesela bir kimse ev almaya niyet edebilir; bu, bir gün içinde de olabilir, üç ay, üç yıl ya da on yıl sonra da gerçekleşebilir. Bu sebeple niyet edilen bir şey, fiilî bir eyleme dönüşmedikçe hüküm doğurmaz. Örneğin bir arabanız vardır ve “Bunu satacağım” diye niyet edersiniz. Bu niyet, arabayı ticaret malı yapmaz. Ne zaman ki fiilen satma yönünde bir adım atarsınız –mesela internette ilana koyarsınız, bir galericiye bırakırsınız veya üzerine “satılıktır” yazarsınız– işte o zaman araba ticari meta hükmüne girer.

Aynı şekilde “Ben araba alacağım” demek, tek başına bir hüküm doğurmaz. Çünkü araba dediğimiz şey, 100.000 liraya da olabilir, 100 milyon liraya da olabilir. Henüz alınmadan, sadece niyet aşamasında olan bir şey, zekât hükmünü değiştirmez. Ev de böyledir. “Ev alacağım” diyebilirsiniz ama evin nerede olduğu, kaç metrekare olduğu, yeni mi eski mi olduğu gibi pek çok değişken vardır. İstanbul’da bir ev 1 milyon liradan da olabilir, 100 milyon liraya da çıkabilir.

Bu sebeple “Ben ev için, araba için para biriktiriyorum” diyen bir kimsenin elindeki para zekâta tâbidir. Çünkü henüz bu para fiilî olarak bir mala dönüşmemiştir. Ancak ne zaman ki bir aracı veya evi fiilen satın almak için kapora verir, sözleşme yapar ve borçlanırsınız, işte o zaman durum değişir. Eğer bu alınan şey sizin asli ihtiyacınız ise –mesela ailenizin kullandığı ilk araç veya oturduğunuz ev– o zaman bunun için yaptığınız borç, zekât hesabından düşülür.

Mesela 5 milyon liraya bir araç aldınız, bunun için borçlandınız ve bunu bir yıl içinde ödeyeceksiniz. Bu 5 milyon lira, sizin asli ihtiyacınızdan kaynaklanan bir borç olduğu için zekât matrahından düşülür. Aynı şekilde bir ev almak için bir müteahhitle anlaşmış, ödeme yapmış ve kalan kısım için borçlanmışsanız, bu borç miktarı da zekât hesabından düşülür.

Ancak “Ben ileride ev alacağım” diyerek kenara altın veya para koyuyorsanız, o birikimin her yıl zekâtını vermek zorundasınız. Çünkü bunun bir sonu yoktur. 500.000 lira biriktirmiş bir kimse, Türkiye’nin birçok yerinde bu parayla bir ev alabilir. “Daha iyisini bekliyorum” diyerek parayı tutmanın bir sınırı yoktur.

Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de malda fakirlerin hakkı olduğunu açıkça bildirir:
“Onların mallarında, isteyenin ve mahrumun hakkı vardır.” ( Bkz. ez-Zâriyât, 51/19) ve “Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (Bkz. et-Tevbe, 9/34)

Zekât, namaz gibi farz bir ibadettir. Kur’ân’da namazla birlikte zikredilir:
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” (Bkz. el-Bakara, 2/43)

Bir kimsenin bir yıllık temel ihtiyaçlarının üzerinde, nisap miktarına ulaşan bir birikimi varsa –ki bu yaklaşık 80 gram altına denk gelen bir değerdir– o kimse zekât mükellefidir. Mesela aylık gideri 50.000 lira olan bir kimsenin yıllık ihtiyacı 600.000 liradır. Eğer bunun üzerinde, nisap miktarına ulaşan bir birikimi varsa, bu fazlalığın kırkta birini zekât olarak verir.

Zekâtın kime verileceği de Kur’ân’da belirlenmiştir. Fakirler, miskinler, borçlular ve Allah yolunda olanlar zekâtın sarf yerleri arasındadır. Bu yüzden kişi, zekâtını verirken öncelikle kendi çevresindeki fakirleri, akrabalarını ve yakınlarını gözetmelidir. Resûlullah ﷺ, zekât ve sadakanın yakınlara verilmesinin daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

Sonuç olarak zekât, yalnızca para vermek değil; bilinçli bir ibadettir. Müslüman, malını nasıl kazandığı gibi, zekâtını da nasıl vereceğini öğrenmeli, çevresindeki ihtiyaç sahiplerini araştırmalı ve bu ibadeti bizzat ciddiyetle yerine getirmelidir. Çünkü zekât, Allah’ın malımızdaki fakirlerin hakkı olarak koyduğu ilahî bir paydır.

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.