'ashâb-ı Sebt'in Bugüne Benzeyen Hikayesi

İsrâiloğulları’ndan olan "Ashâb-ı Sebt"in hâli, bugün açısından da benzer ibretlik misâller taşıyan bir hikaye. Ashâb-ı Sebt, Kızıldeniz kenarında yaşayan kimselerdi. Cumartesi günü ibâdet dışındaki işleri haram kılınmasına rağmen bir grup ibadeti bırakıp, denizden balık avlamaya başladı. Dünya hayatlarındaki çıkarlarına ters düşen bazı durumlar sebebiyle ahireti unutup dünyayı tercih ettiler ve helak oldular

İsrâiloğulları’ndan olan Ashâb-ı Sebt, Kızıldeniz kenarında Eyle Kasabası’nda yaşıyorlardı. Cumartesi günü bütün işleri tâtil edip ibâdet etmeleri gerektiği hâlde, ilâhî emri çiğneyip balık avlıyorlardı. Bir müddet sonra halk ikiye ayrıldı:

1) Yasakları çiğneyen günahkâr kimseler.

2) Dindar ve hayırsever insanlar.

Fakat dînine bağlı insanlar azınlıkta kalmış ve âsîlere söz geçiremez olmuşlardı.

Nihâyetinde iyiler de kendi aralarında iki gruba ayrıldılar:

1) Günahkârları yola getirmek için uğraşıp didinen, her yolu ve usûlü deneyerek nasihat eden, fakat sonunda bıkarak ümitsizliğe kapılan insanlar. Bunlar bir müddet sonra tebliğ vazifesini terk ettiler.

2) Ümitsizliğe kapılmadan, bütün zorluklara ve zahmetlere tahammül ederek, söz dinlemez halka nasihat ve îkâza devam eden mü’minler. Bu fedâkâr insanların sayısı çok az idi. Onlar mes’ûliyetlerinin gereğini îfâ edememekten sakınarak hakkı tebliğe devam etmeleri sebebiyle kurtuldular.

TEBLİĞE DEVAM ETMELERİ SEBEBİYLE KURTULDULAR

Âyet-i kerîmede onlardan şöyle bahsedilir:

“İçlerinden bir topluluk; «–Allâh’ın helâk edeceği ya da çetin bir azapla cezâlandıracağı bir kavme ne diye nasihat edip duruyorsunuz!» dediği vakit, tebliğde bulunanlar; «–Rabbinize mâzeret beyan edebilmek için, bir de belki günahlardan sakınırlar diye!» cevâbını verdiler.” (el-A’râf, 164)

Daha sonra, tebliğ vazifesine devam edenler, diğerlerine gelecek olan musîbet kendilerine de gelmesin diye, aralarına bir duvar çektiler. Duvarın arkasındaki sesler kesilince, bir de baktılar ki, bir gecede hepsi birden maymuna dönmüşler!.. Azaptan kurtulanlar maymuna çevrilen akrabalarını tanıyamasalar da, onlar akrabalarını tanıyorlardı. Cezâya dûçâr olan bedbahtlar, azaptan kurtulan akrabalarının yanında bir müddet mahzun mahzun gezdiler. Akrabaları:

“–Biz sizi îkaz ederek günahlardan sakındırmadık mı?” dediklerinde, yaşlı gözlerle başlarını sallıyorlardı. Üç gün sonra da, maymun şekline girmiş olan bu âsîlerin hepsi öldü.

SUSANLAR DA İLAHİ CEZAYA UĞRADI

Bâzı müfessirler:

“Yasak günde balık avlamayan, fakat bu ilâhî yasağı çiğneyenlere herhangi bir îkazda bulunmayıp susanlar da, onlarla birlikte ilâhî cezâya dûçâr oldular.” demişlerdir.

Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ umûmun işlediği günahlar sebebiyle suçsuzları cezâ­landırmaz. Fakat aralarında günâhın işlendiğini görür ve bunu en­gellemeye güçleri yettiği hâlde mânî olmazlarsa müstesnâ.” (Ahmed, V, 192)

Hazret-i Yûnus (a.s.), Allâh’ın emriyle kırk gün daha kavmini hakka dâvet edecekti. Otuz yedi gün geçtiği hâlde kavmi hâlâ îmâna gelmemişti. Bunun üzerine büyük bir ümitsizlik ve üzüntü ile, emr-i ilâhîyi de bekleyemeden, aralarından ayrıldı. Ardından, Cenâb-ı Hakk’ın murâdı îcâbı onu bir balık yuttu. Balığın karnında istiğfar, zikir ve tesbîhe sarıldı. Cenâb-ı Hak, bu hâli sebebiyle ona merhamet etti ve onu balığın karnından kurtardı. Bu vesîleyle, hak bir dâvânın sahiplerinin, sabır, sebat ve azimle hareket etmeleri gerektiğini tâlim buyurdu.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Sohbet ve Adabı, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.