Allah’ın Takdirine Teslim Olabilir miyiz?
Allah’ın takdirine teslim olmak ne demektir, dua ve tevekkül nasıl anlaşılmalı, istediğimiz olmadığında Rabbimizin takdirine nasıl razı olmalıyız?
Geçenlerde izlediğim bir filmde şöyle bir repliğe şahit oldum: “Hayatın gizemi çözülecek bir sorun değil, yaşanacak bir gerçekliktir.” Zihnimi uzun süre meşgul eden bu cümle, aslında insanoğlunun dünya hayatındaki en büyük yanılgısını gözler önüne seriyor.
Bizler hayatı sürekli çözülmesi gereken çetrefilli bir bulmaca olarak görüyoruz. Oysa hayat, zihnimizle kontrol etmeye çalıştıkça karmaşıklaşan ancak kalbimizle teslim olduğumuzda anlam kazanan bir süreçtir. Karşılaştığımız her imtihanda asıl mesele, olayların gidişatını değiştirmek değil, o gidişatı anlamlandırmak ve takdir edene teslimiyet göstermektir.
İSTEDİĞİMİZ OLMADIĞINDA ALLAH’A NASIL TESLİM OLMALIYIZ?
Gündelik hayatımızda dua ve isteklerimizi adeta bir alışveriş mantığıyla kurgulama hatasına düşüyoruz. “Rabbime yöneldim, O'ndan istedim, o halde dilediğim an ve dilediğim şekilde bu istek gerçekleşmeli” beklentisine giriyoruz. Arzuladığımız şey anında gerçekleşmediğinde ise içimizi hafif bir sitem, sessiz bir hüzün kaplıyor. Oysa kul ile Allah arasındaki bağ, çıkar ilişkisiyle değil, katıksız bir güven ve teslimiyetle ayakta durur.
İstediğimiz Her Şey Bizim İçin Hayırlı mı?
Bir çocuğu düşünelim. Çocuk, babasından kendisine zarar verecek bir tatlıyı ısrarla ister. Baba, evladının zarar göreceğini bilir ve bu isteği geri çevirir. Onu daha faydalı olana yönlendirir. Çocuk o an bu kararın sebebini kavramasa bile, babasına olan sevgisini ve güvenini kaybetmez. Bilir ki babasının "hayır" deyişinde kendisini koruyan bir şefkat vardır. Bizim de Allah’ın takdirine karşı takınmamız gereken tavır tam olarak budur. İstediğimizin olmaması, isteklerimizin reddedildiği anlamına gelmez.
Bu durumu kavrayabilmek için şu temsil üzerinde duralım. Çok cömert bir tüccarın kapısına iki farklı insan gelir. İlk gelen, tüccarın hiç hazzetmediği ama cömertlik şanına yakışmayacağı için eli boş göndermek istemediği biridir. Tüccar onun yüzünü daha fazla görmemek, onunla vakit geçirmemek için istediği parayı hemen eline tutuşturup gönderir. İkinci gelen ise tüccarın çok sevdiği, sohbetinden lezzet aldığı kadim bir dostudur. Dostu ihtiyacını belirtip bir an önce işine dönmek istese de tüccar: "Hele otur, bir çay içelim, hasbihal edelim" diyerek onu yanında tutar.
Duanın Gecikmesi Ne Anlama Gelir?
İhtiyacını ancak ayrılacakları vakit teslim eder. Dışarıdan bakan biri ilk adama ihsan edildiğini, dostun ise geciktirildiğini sanabilir. Oysa tüccar, dostunun huzurunda olmasından, onun sesini duymaktan ve onunla hemhâl olmaktan hoşnut olduğu için süreci uzatmıştır. İşte Rabbimiz de bazen dualarımızın cevabını geciktirir, çünkü O’na yönelişimizi, huzurundaki samimi yakarışımızı, çaresizliğimizi O'na arz edişimizdeki o katıksız teslimiyeti sever. Gecikme bir cezalandırma değil, huzurda kalma süresinin uzatılmasıdır.
İşte tam bu noktada teslimiyet, insanın hayat denizinde boğulmadan kalabilmesinin yegâne şartı olarak karşımıza çıkar. Suda boğulan bir insanı gözümüzün önüne getirelim. Panikle çırpındıkça dibe batar ve ciğerleri suyla dolar. Ne hazindir ki insan, ancak bilincini kaybedip öldükten sonra suyun yüzeyinde kalmayı başarır. İşte bütün mesele, yaşarken kendimizi Allah’ın rahmet denizine bırakabilmektir. Çırpınmayı bıraktığımız an, rahmetin bizi suyun yüzünde tuttuğunu göreceğiz.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, ruhun bu en yüksek mertebesini ve teslimiyetin getirdiği nihai huzuru şöyle müjdeler:
"Sen O'ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! (Seçkin ve sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!.." (el-Fecr, 28-30)
TEVEKKÜL VE TESLİMİYET İNSANA HUZUR VERİR Mİ?
Kulluk yolculuğunda asıl mesele, sadece Allah’ın bizden razı olmasını istemek değildir. Bizim de O’nun bizim için takdir ettiği her durumdan, her gecikmeden ve her karardan razı olabilmemizdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bizleri teskin eden o muazzam hakikati şöyle dile getirir:
“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)
Hayatın fırtınaları karşısında çırpınmayı, olayları zorlamayı ve meselelerle kavga etmeyi bir kenara bıraktığımızda, tarif edilmez bir hafiflik hissederiz. Çünkü nihayetinde başaranlar, kendi gücüne güvenip cebelleşenler değil, sonsuz kudrete kayıtsız şartsız teslim olanlardır.
Kaynak: Kadir Bekar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!