MÂLİK BİN DİNAR (KS) KİMDİR?

0
 Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebû Yahyâ, lakabı Zeynüddîn’dir. Benî Süleym kabîlesindendir. Basra’da doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 748 (H.131) târihinde Basra’da vefât etti.

Basra diyarının büyük velilerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin talebesi olan Mâlik bin Dinar kuddise sırruh tabiin neslindendir.

Gençliği zenginlikle geçen bu büyük Allah dostu hocasıyla Şam’a gider. Orada bir gece rüyasında:

“- Ey Mâlik! Mâsivâyı terk et ve bize dön! Yoksa helak olursun” diye bir ses duyar.

Hasan Basrî Hazretleri’ne rüyasını anlatınca, hocasından “Doğrudur” diye cevap alır. Bunun üzerine Allah’dan başka bütün sevgileri kalbinden çıkarmak üzere cehdeder. Şam Emevi Camisi’nin bir odasına yerleşir. İlmini geliştirmek üzere cami derslerine katılır. Namazlarını cemaatle kılar. Kısa zamanda zühd ve takvasıyla etrafında tanınır. Ömrünün sonuna kadar gönlünü Allah’a vermiş bir Hak dostu olarak yaşar.

DENİZDEN AĞZINDA ALTINLA ÇIKAN BALIK

Bir zaman Şam-ı şerifin vali ve kadısı ziyaretine gelir. Ondan Emevi Camisi’nin vakıf başkanı olmasını ister. Bu vazifeyi kabul etmez ve Mısır’a gitmek üzere yola çıkar. Sahilde bir gemiye biner. Kişi başı bir dinar olan yol ücretini veremez. Gemi sahibi, adamlarıyla birlikte Mâlik’e hakaret eder ve onu kaldırıp denize atmayı düşünür. Genç yaşta kötü örnek olmasın ve başkalarına ibret olsun diyerek onu gemiden atmaya karar verirler. Tam atacakları sırada denizdeki binlerce balık ağzında birer altın ile su yüzüne çıkıverir. Adamlar gördüklerine inanamaz, şaşırıp kalırlar. Yaptıklarının yanlış olduğunu anlarlar. Mâlik b. Dînar rahmetullahi aleyh kimseye bir şey söylemeden elini uzatır ve balığın birinin ağzından altını alır gemi sahibine verir. Ücretini ödedikten sonra gemidekilere “Hoşcakalın” diyerek ayrılıp gider. Bu hadiseden sonra ismi Mâlik bin Dinar olarak anılmaya başlanır. O, Ebu Yahya künyesiyle de tanınır.

EN BÜYÜK ZEVK

Mâlik b. Dînar rahmetullahi aleyh  bir gün talebeleriyle otururken:

“Ehl-i dünya tatların en güzelini tadamadan göçüp gitti” dedi.

Sordular:

– Yâ Ebâ Yahyâ, nedir en büyük zevk?

Buyurdu:

– Ma’rifet-i ilâhî, yani Hakk’ı tanımak.

O, Hakk’ı tanıma, ma’rifetulah hakkında da şöyle buyururdu:

“Köpeğin önüne altın ve gümüş konsa kıymetini bilmediği için iltifat etmez. Ama kemik atılınca hemen o tarafa koşar. Hakk’tan gafil olan beyinsizler de böyledir. Ma’rifet-i ilâhinin tadını bilemedikleri için ona rağbet etmezler.”

O, kalbin hüzünlü olmasını kalbin imârına vesile sayardı.

“Hüzün kalbin bekçisi gibidir. Nasıl ki, bir evde oturan olmayınca ev harab olursa, aynı şekilde hüzün bulunmayan kalb de harab olur” buyururdu.

Mâlik b. Dînar rahmetullahi aleyh’in bir çocukla karşılıklı olarak hikmetli konuşması  meşhurdur.

Ruhu’l-Beyan tefsirinde nakledilen ve bizlere ibret dersi veren bu menkıbeyi Mâlik (rh.) kendisi şöyle anlatır:

“Bir gün toprakla oynayan bir çocuğa rastladım. Bazen gülüyor, bazen ağlıyordu. Önce ona selam vermek istedim fakat nefsim beni engelledi. Çocuktur anlamaz diyerek vazgeçtim. Sanki nefsim onu hor görüp aşağıladı. Kibir ve gururum, enâniyetim çocuğa selam vermeme mâni oldu. Bu davranışın yanlış olduğunu anlayıp kendi kendime nefsime şöyle seslendim:

“-Ey nefis! Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, büyük küçük ayırmaksızın herkese selam verirdi.” dedim ve çocuğa selam verdim.

O da bana:

“-Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtüh ey Mâlik b. Dînar!” diye ismimi söyleyerek hitab etti.

Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun ey Malik! diye karşılık verdi.

Ben hayret içerisinde kalarak çocuğa:

“-Sen beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın? Benim ismimi nereden biliyorsun?” dedim.

O da:

“-Rûhum, rûhuna melekût âleminde ülfet etti de ölümsüz, her dâim diri olan Allah seni bana tanıttı.” dedi.

NEFİSLE AKIL ARASINDAKİ FARK

Bu hikmetli cevap üzerine çocuğa şöyle bir soru yönelttim:

“-Nefisle akıl arasındaki fark nedir?”

O da:

“-Nefis, seni bana ilk önce selam vermekten alıkoyandır. Akıl ise, seni buna teşvik edendir.” diye cevap verdi.

Ona ikinci bir soru yönelterek:

“-Niçin toprakla oynuyorsun?” dedim.

O da şöyle cevap verdi:

“Biz toprakdan yaratıldık ve yine onun bağrına döneceğiz” dedi.

Bu sefer ona şöyle dedim:

“-Peki! Ben seni bazen gülerken, bazen de ağlarken görüyorum. Bunun sebebi nedir?”

Çocuk şu ibret dolu cevabı verdi:

“-Rabbimin azâbını hatırlayınca ağlar, rahmetini hatırlayınca gülerim.”

Ona gülümseyerek:

“-Ey oğul, senin ne günahın var da ağlıyorsun? Sen henüz mükellef bile değilsin.” dedim.

O da bana:

“- Ey Mâlik! Böyle söyleme. Çünkü ben ateş yakarken anneme bakıyorum. Görüyorum ki büyük odunları küçüklerle tutuşturuyor. Bundan ibret almak lazım.” dedi.

Evet, Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek lazımdı. Küçük büyük her insana Allah’ın bir kulu olduğu için değer vermek ve onu muhatab kabul edip konuşmak, kâmil insanların davranışıydı.

Nefse fırsat vermeden, onun tuzaklarına düşmeden yaşayabilmek insanlık şerefiydi. Mükerrem olarak yaradılışımızın bir göstergesiydi.

Rabbimiz bizleri bu şerefe layık eylesin. Böylesine duygulu, rakik bir kalbe sahib olarak hâdiselerden ibret dersleri alabilmeyi cümlemize nasib eylesin. Amin.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 289, Mart 2010

Paylaş.

Yorumlar