HUNEYN GAZVESİ NASIL GERÇEKLEŞMİŞTİR ?

0

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’nin fethinden sonra sâdece Kâbe’deki putları yıkmakla kalmamış, civardakileri de yok etmek için mücâhit gruplar tertipleyip şirkin o cansız taşlarını harâb etmeye göndermişti. Yâni bir tevhîd temizliği başlatmıştı. Ancak bu durumu, Huneyn’de yaşayan Hevâzin kabîlesi ile Tâif’te meskûn Benî Sakîf hazmedemediler. Müslümanların üzerine hücûm etmeye karar verdiler. Bunun için büyük bir ordu hazırladılar. Bir ölüm-kalım harbine çıkmışçasına her şeylerini berâberlerine aldılar.

Onların bu hareketlerini öğrenen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kendi ordusuna Mekke’den iki bin kişi daha katarak üzerlerine yürüdü. Ne hikmetli bir tecellîdir ki, orduda yıllarca şirk adına müslümanlarla savaşmış ve onlara bin bir sıkıntı çektirmiş bulunan Ebû Süfyân da vardı. Şimdi ise İslâm saflarının gâlibiyeti için çarpışacaktı. Hattâ Mekkeli seksen kadar müşrik de orduya iştirâk etmişti.

İslâm ordusu her bakımdan mükemmeldi. Göz kamaştırıcı bir ihtişamla Huneyn’e doğru ilerliyordu. Herkes, şimdiye dek böyle techîzat ve teşkîlâtlı kalabalık bir ordunun Arabistan’da görülmediğini düşünüyordu. Bu durum, ashâb-ı kirâm hazarâtının gönlünü bir an gurûra sevk edip:

“Böyle bir ordu aslâ yenilmez!” diyerek düşmanı küçümsemelerine ve maddî güce rağbetle gâlibiyete mutlak gözüyle bakmalarına sebep oldu. İşte bu bir anlık gurur ve ucub, müslümanların ilâhî imtihâna tâbî tutulmalarına sebebiyet verdi:

İslâm ordusunun öncü kuvvetleri, Huneyn’e girilen dar yollarda kendilerinden emîn bir şekilde ilerlerken, sabahın alacakaranlığında âniden pusuya düşürüldüler. Büyük bir panik zuhûr etti. Müslümanlar, üzerlerine yağmur gibi yağan oklar karşısında durakladılar. İslâm ordusunda, tereddüt ve telâş dolu bir dağınıklık ve bozulma başgösterdi. Bu, arkadan gelenlere de sirâyet edince, müslüman safları çözülüp geriledi. Hevâzin ve Sakîf kabîleleri de onları tâkibe koyuldu.

O dehşetli hengâmede yerinden ayrılmayan, sürekli olarak düşmanın üzerine yürüyen ve bindiği hayvanı dâimâ ileri sürerek kendisini düşmanın ortasına atan yalnız Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oldu. O gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eşsiz bir cesâret ve dâsitânî bir şecaat nümûnesi sergiledi. Hattâ amcası Hazret-i Abbâs ve Ebû Süfyân bin Hâris -radıyallâhu anhümâ-, O’nun mübârek cânının tehlikeye düşmemesi için hayvanının dizginini tutmuşlar, daha fazla ilerlemesine mânî olmaya çalışıyorlardı.

Diğer taraftan, İslâm ordusunun karışıklığı devâm ediyordu. Aralarında:

“−Bugün sihir bozuldu.” diye feryâd edenlerden:

“−Bu bozgunluğun arkası denize kadar alınamaz!” diyenlere kadar birçok ye’se kapılanlar vardı. Mekkelilerden bâzılarının arasından da:

“−Hazret-i Peygamber öldü. Araplar eski dinlerine dönecekler!” diye şâyialar duyuluyordu.

Oysa Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sağ idi ve düşmana mukâvemet göstererek hayvanının üzerinde dimdik durmaktaydı. Allâh’a tevekkül ve teslîmiyet hâlinde ashâbına sesleniyordu:

“–Ey Ensâr! Ey Muhâcirler! Ey Allâh’ın kulları! Buraya geliniz! Ben Allâh’ın kulu ve peygamberiyim!..”

Sonra gür sesli olan amcası Abbâs -radıyallâhu anh-’a işâret buyurarak, İslâm ordusuna seslenmeye devâm etmesini istediler. Hazret-i Abbâs da yüksek sesle:

“–Ey Akabe’de bey’at edenler! Ey Rıdvân ağacı altında söz verenler! (Koşunuz), Allâh’ın Rasûlü burada!..” diyerek seslenmeye başladı.

Bu dâveti duyan sahâbe; لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına koştu. Böylece esen bir rüzgârla dağılan kelebeklerin, tekrar büyük bir câzibeyle nûrun etrâfına koşmalarına benzer bir gayretle Varlık Nûru’nun yanında saf tutmaya başlayan mü’min gönüller, içine düştükleri korkudan sıyrılarak huzur ve sükûnete erdi. Yavaş yavaş Allâh’ın lutfuyla bütün İslâm safları derlenip toparlandı. Bundan sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini yüce dergâha açıp:

“Allâh’ım! Bana olan zafer vaadini ihsân buyur!” niyâzında bulundu.

Tıpkı Bedir Harbi’ndeki gibi yerden mübârek elleriyle bir avuç toprak alarak düşman saflarına doğru attı ve ashâb-ı güzîne:

“–Haydi şimdi sıdk u sadâkatle hücûm ediniz!” buyurdu. (Müslim, Cihâd, 76-81; Ahmed, III, 157, V, 286; İbn-i Hişâm, IV, 72; Vâkıdî, III, 897-899)

Bu defâ İslâm ordusu, harbe yeni başlarcasına bir hızla müşriklerin üzerine saldırdı. Yaptıkları şiddetli hücûm ve hamlelerle kısa zamanda düşmanı perişan edip hüsrâna uğrattılar. Sâdece dört şehîd verilmiş, buna mukâbil müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüştü. Düşman öyle mağlûb edilmişti ki, onların harp meydanına getirdikleri her şey müslümanlara kalmıştı. Ele geçen ganîmetin hadd ü hesâbı yoktu.

Şüphesiz ki bu hâl, yüce Allâh’ın mü’minlere nasîb buyurduğu büyük bir lutfu ve ikrâmı idi. Çünkü onlar, başlangıçta yenilmiş durumda iken netîcede Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şecaat, cesâret, îtidal ve Cenâb-ı Hakk’a gönülden ilticâ ve niyâzıyla zafere nâil olmuşlardı. Allâh Teâlâ bu hakîkati Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle beyân etmektedir:

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللهُ فِى مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ اْلاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ اَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ

“And olsun ki Allâh, birçok yerde (harp meydanlarında) ve Huneyn Muhârebesi’nde size yardım etti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezîmete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonunda gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allâh, Rasûlü ile mü’minler üzerine sekînetini indirdi; sizin görmediğiniz ordular (melekler) gönderdi de kâfirlere azâb eyledi. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır.” (et-Tevbe, 25-26)

Nitekim o gün müşrik saflarında olup da sonradan îmân edenler, Allâh Teâlâ’nın mü’minlere olan bu yardımını ifâde sadedinde, kendilerine, o âna kadar hiç görmedikleri kimselerin hücumda bulunduklarını hayretle îtirâf etmişlerdir.

Mağlûb olan Hevâzin ordularından bir kısmı Tâif’e, bir kısmı Nahle’ye gitti, bir kısmı da Evtâs’ta ordugâh kurdu.

Huneyn Harbi’ni kazanan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kaçan düşmanların tâkibini emir buyurarak, esir ve ganîmetleri de Cîrâne’ye sevk ettirdi. Ardından, yapılan harekâtı tamamlamak üzere Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin amcası Ebû Âmir’in kumandasında bir kuvveti, Evtâs Vâdisi’ne gönderirken, kendileri de İslâm ordusuyla birlikte Tâif’e yöneldiler.

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul

Paylaş.

Yorumlar