ALLAH’A NASIL DOST OLUNUR?

0

Bir mümin için en büyük dostluk Allah’a (cc) duyulan muhabbettir. Namazlar da O’nun ile konuşmak, içini dökmek ve O’na hamd etmektir. Sevgisinden duyulan hamd kadar verilen imtihana da hamd gerekmez mi? Bir mümin Allah (cc) ile olan muhabbetinde sevgiyi ve imtihanı hangi denklemde tutmalıdır? İşte cevabı…

«el-Vedûd» ismiyle muhabbetin menbaı ve menşei olan Cenâb-ı Hak, kuluyla dost olmak ister. Kalb-i selîme kavuşarak dostluğuna erebilen bahtiyarları; cennet-i âlâya davet eder, ona ebedî ikramlar hazırlar.

Bu dünya hayatında kulun gayesi, Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuna erme yolunda gayret etmek olmalıdır.

Ancak dostluk ve muhabbetin şartı; dosttan gelen ezâ ve cefâyı dahî hoş karşılamakla, ona rızâ ve teslîmiyet göstermektir.

Bu hikmete mebnî olarak, en çok çile ve musîbet; peygamberlere, sonra velîlere gelmiştir. Çünkü onlar; bu çile ve ıstırapları, dostun bir hediyesi bilme olgunluğunu sergilerler, rızâ ve sabırlarıyla terakkî ederler.

Hazret-i Mevlânâ çilelere sabrı güzel bir kıssa ile şöyle ifade eder:

Bir efendiye hediye olarak bir kavun getirilmişti. O da sevdiği, gönüldaşı, derin duygulu, sâdık hizmetkârı Lokman’ı çağırttı.

Lokman gelince efendisi kavundan bir dilim kesip, ona ikrâm etti. Lokman o dilimi sanki bal gibi, şeker gibi yedi. Öyle hoşlanarak öyle zevkle yemişti ki; onu görenlerin de iştahları kabarıyor, ona âdetâ imreniyorlardı.

Efendisi ona ikinci bir dilim daha verdi. Zira efendisi, Lokman’ın duyduğu bu lezzet karşısında huzur buluyordu.

Derken kavundan son bir dilim kaldı. O zaman efendisi;

“–Bunu da ben yiyeyim de ne kadar tatlı bir kavun olduğunu anlayayım.” dedi.

Efendisi o dilimi yer yemez, kavunun acılığından ağzını bir ateş kapladı. Dili uçukladı, boğazı kavruldu. Kavunun acılığından kendinden geçti. Ondan sonra Lokman’a sordu:

“–Ey benim canım hizmetkârım! Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin? Böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu nasıl sabırdır? Kim bilir şimdiye kadar ne acılara katlandın ve sabrettin? Yoksa sen tatlı canına düşman mısın? Neden bir şey söylemedin? Neden;

«Beni mâzur görün, şimdi yiyemem.» demedin?”

Lokman dedi ki:

“–Ben; siz efendimizin elinden o kadar tatlı yemekler yedim, maddeten ve mânen o kadar çok nimetleriyle perverde oldum ki, size bunlar için mukabelede bulunamadığımdan dolayı, mahcubiyetimden iki büklüm olmuşumdur. Elinizle ikrâm ettiğiniz bir şeye;

«Bu acıdır, yenilemez.» nasıl diyebilirim?!.

Hem sizin elinizden gelen her acı bana tatlı gelir. Çünkü bedenimin bütün cüzleri sizin nimetlerinizle perverde olmuştur.”

Sonra Lokman heyecan ve muhabbet dolu sözlerle içini dökmeye şöyle devam etti:

“–Efendim! Sizden gelen bir acıdan feryâd edersem, başıma yüzlerce defa toprak saçılsın. Lütufkâr elinin tadı, bu kavunda nasıl acılık bırakır? Muhabbetten acılar tatlılaşır, muhabbet sayesinde bakırlar altın olur. Muhabbet ile tortular durulur, arınır. Muhabbet vesilesiyle dermansız dertler şifâ bulur. Muhabbet ile ölüler dirilir. Muhabbet sayesinde padişahlar kul olur. Muhabbetten dolayı zindanlar gül bahçelerine döner. Muhabbetten ötürü karanlık evler aydınlanır, nurlanır. Muhabbet vesilesiyle nâr, nûr olur. Muhabbet varsa çirkin bile hûrî kesilir. Muhabbet varsa; kederler neşeye döner. Muhabbet sayesinde; yoldan çıkaranlar saâdet rehberi olur, yol kesenler, yol gösterici olur. Muhabbet sayesinde; hastalık dahî, sıhhat ve afiyete çevrilir. Hâsılı muhabbet ile, kahır rahmet olur.”

Cenâb-ı Hak, Fecr Sûresi’nde gafil insanın nimetler ve iptilâlar karşısındaki tavır değişikliğini şöyle tasvir eder:

“İnsan;

Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde der ki:

«Rabbim bana ikrâm etti.»

Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise der ki:

«Rabbim beni önemsemedi.»” (el-Fecr, 15-16)

Cenâb-ı Hak; müteâkip âyetlerde insanın bu bencil ve menfaatini merkeze alan, dünyalığa aşırı düşkün hâlini kınamakta ve sûrenin sonunda sâlih kullarını cennete şöyle davet etmektedir:

يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ ﴿٢٧﴾ اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً ﴿٢٨﴾ فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ ﴿٢٩﴾ وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي ﴿٣٠﴾

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 27-30)

Anlaşılmaktadır ki;

Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuna ermenin, sâlih kullar arasında cennete davet edilmenin şartı, «rızâ»dır. İlâhî taksimden râzı olmaktır. Acı-tatlı, zor-kolay demeden Dost’un takdir eliyle gönderdiği ikramlarını lezzetle kabul etmektir.

Velhâsıl hayatın med-cezirlerini kabullenmektir.

Kaynak: osmannuritopbas.com

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
ŞERRİN ANAHTARI

Hased, tedavisi mümkün olmayan en mühlik hastalıklardandır. Hasedci kimse başkasının iyiliğine ve elindeki nimete üzülür, hatta onun elden gitmesini ister....

Kapat