Murâkabe-i maiyyet ve akrabiyyetin esası, “ihsân” duygusudur. “İhsân” ise Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ifadesiyle: “Allâh’ı görüyormuşçasına bir kulluk sergilemektir. Zira sen O’nu göremesen de O seni dâimâ görmektedir.” (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37)
Bu dünyada insandan istenen şey, ibadet ve kulluktur. Nihâî hedef ise kalbî merhaleler katederek mârifetullâh’ı elde etmek, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmektir. Kul, bunun gayreti içinde olmalıdır. Asıl kerâmet de, kulun Kitap ve Sünnet istikâmetinde mesâfe alarak mârifetullâh’a nâil olmasıdır. Bunun yolu ise Tasavvuf'u hayatımızda yaşamakla mümkün...
Cenâb-ı Hak; insanı, cennete davet etmekte. Ancak onu cennete ham ve nâdân hâliyle değil, terbiye olmuş bir kıvamda kabul etmekte.
Tasavvufî seyr u sülûk, kāl/söz değil, hâldir. Allah dostlarının ahlâk ve hâllerinden nasip alabilmektir. Lafızda takılıp kalanlar ve işi fesahat ve belâğat dolu sözlerden ibâret sayanlar, aldanmışlardır.
Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.