Allâhʼın kullarını hor görüp küçümsemek yasaktır. Buna mukâbil, herhangi bir kimseye de sanki Cennetlik olacağını biliyormuş gibi teminat verircesine iltifatlarda bulunmak da son derece yanlıştır.
Hikmet; hakîkatleri idrâk husûsunda akla aczini kavratmaktır. Akılla kavranamayan nice sırlar, ancak hikmetle çözülür. Kâinattaki ilâhî tecellîlerin asıl mânâsı, hikmet nazarıyla okunabilir.
Müʼmin, evvelâ Kur’ân ve Sünnetʼten hak ve hakîkatin mâhiyetini öğrenmelidir.
Kaygan bir zeminde yaşadığımız şu günlerde tetikte durup, teyakkuz halinde yaşamak için savunma silahlarını kuşanmak, temiz kalmaya çalışmak, kirlenmeme hassasiyeti taşımak gerekiyor. Altınoluk Dergisi Mayıs [2015-351.] sayısında "Kirlenmeme Hassasiyeti"ni kapağına taşıyor.
Tarih şahittir ki, kendi akıllarının dar hududunda hapsolmuş bulunan Firavun, Nemrut, Atillâ, İskender, Hülâgu ve emsalleri, yaptıklarıyla bütün insanlığın düşmanı oldular. Buna mukâbil, vahyin feyziyle yoğrulup “akl-ı selîm”e nâil olan, dostluk ve muhabbetin ilâhî menbaına erişen Mevlânâ ve emsâli Hak dostları ise, hayatları boyunca, hattâ vefatlarından sonra bile insanlığa huzur ve rahmet vesîlesi oldular. Ebediyyen de bütün insanlığın dostu olarak kalacaklardır.
Tarih boyunca kendisini aklın zirvesinde gören birçok zâlim, yaptıklarından en ufak bir rahatsızlık duymamıştır. Çünkü yaptıkları zulümler, kendilerine göre en akıllıca(!) hareketlerdi.
Tasavvuftaki mânevî tekâmül yolculuğu, şu cümleyle hulâsa edilmiştir: « اَلتَّخَلِّي ثُمَّ التَّحَلِّي ثُمَّ التَّجَلِّي »
Alparslan, 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesi’ne girmeden evvel, bembeyaz elbiseler giydi ve; “Bu benim kefenimdir!” dedi.
Âyet-i kerîmelerde “tezkiye” ile “Kitap ve hikmetin tâlimi”nin bir arada zikredilmesi de dikkat çekicidir. Bu aynı zamanda; tezkiye olmamış bir kalple, gerçek mânâda ilim tahsil edilemeyeceği, tahsil edildiği düşünülen ilmin ise, sahibine ebedî kurtuluş yolunda hiçbir fayda sağlamayacağının bir ifâdesidir.
Cenâb-ı Hak biz kullarını, meccânen (hiçbir bedel ödemediğimiz hâlde) “ahsen-i takvîm”, yani en güzel kıvamda ve İslâm fıtratı üzere yarattı. Fakat bizleri imtihan etmek için; “takvâ”ya da “fücûr”a da, yani hayra da şerre de, sevâba da günaha da meyledebilecek vasıfta bir “nefs” ile donattı.