İslâm, insanın ihyâsıdır. İslâm’ın yüce yapısından doğan bütün duygular, gerçek mânâda en zarif ve en insânî duygulardır. Hâl böyleyken bir kısım İslâm düşmanları, yüce İslâm’ı günümüz fecaatlerinden biri olan “terör” kelimesiyle beraber anmaktadırlar. Oysa terör ve anarşi, kalpsizlik üzerine kurulmuştur ve onlara aslâ güzel ahlâk gibi ulvî hisler lâzım değildir. İslâm ise, doğduğu günden itibâren, her türlü terör ve anarşiye karşı çıkmış ve dâimâ kul hakkına riâyeti esas almıştır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizʼin 23 senelik nübüvvet hayatı da; insana, hayvana ve nebâta karşı işlenen terörle mücâdele içinde geçmiştir…
Cenâb-ı Hak, namazı ciddiye almayıp onu gafletle kılanlara bile “Yazıklar olsun!” buyururken, bir de namazı terk etmenin ne kadar vahim bir hâl olduğunu düşünmek gerekir… Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere Cennet ehli, Cehenneme girenlere uzaktan uzağa sorarlar: “«‒Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?» Onlar şöyle cevap verirler: «‒Biz namaz kılanlardan değildik.»”(el-Müddessir, 42-43) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise dünyadaki son anlarında bakın ne diyor?..
Allah Teala’nın bildirdiği, Rasulullah Efendimizin nezih hayatına yansıyan ölçüler dışında Müslümanlık yok. Her Müslüman ve her İslam toplumu, bugün, yarın ve tüm zamanlarda, Kur’an ve Rasulullah muvâzenesinde bir İslam kişiliği ile donanmak zorunda. Onun adı da “Rahmet Peygamberinin ümmeti rahmet insanı” olmaktır.
Bizler fakir-fukarâya acırız. Aslında en çok acınacak olanlar, işçisine zulmeden patronlar. Zira bugün çalışma hayatında yaşanan problemlerin büyük bir bölümü, işçi haklarına ehemmiyet göstermeyen patronların adaletsiz tutumlarından kaynaklanıyor.
Müʼmin; kendisine îtimad edilen, güvenilir kimsedir. Bir mü’minin etrâfına güven vermemesi, îman hassasiyetlerinin kaybolmasına işarettir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insan neslinin en mülâyimi idi. (Müslim, Hac, 137) Âişe vâlidemiz şöyle der: “Ahlâkı Hazret-i Peygamber’den daha güzel bir başkası yoktur. Ashâbından veya âilesinden kim O’nu çağırsa hemen, «Buyur!» derdi.
O’nun ümmetine olan şefkat ve merhameti, bir annenin yavrusuna olan düşkünlüğünden daha ziyâde idi. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)
Hüsn-i zan; güzel düşünmek, iyi şeyler temennî etmek, menfî düşüncelerden ve sû-i zandan, yâni kötü düşüncelerden uzak kalabilmektir. Zan ise yersiz itham, yalan sözdür. Müslümanlar birbirlerine karşı hüsn-i zan beslemeye muvaffak oldukları takdirde, birçok yanlışa düşmekten korunmuş olurlar.
Bu dünyadaki en cahil varlık nefs-i emmâredir. Çünkü o (başkasının değil) kendisinin düşmanıdır... Kendisinin kötülüğünü ister. Bütün gayreti kendini helak etmektir... Mevlâ’sı ve üzerindeki nimetlerin sahibi olan Rabbi’ne isyan etmek ve düşmanı olan şeytana itaat etmek ister.