Dr. Murat Kaya, Müslümanlığı nasıl güzel yaşayacağımızı anlatıyor...
Uzun süre hizmette bulunan bâzı şahıslarda zamanla hizmete karşı bir doygunluk duygusu oluşur ki bu durum, hizmet ehli adına bir tehlike başlangıcıdır. “Artık yeter” duygusu, kişiyi dünyaya çeken bir nefs fısıltısıdır. Bu vaziyet, insanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atma gafletinden başka bir şey değildir.
Uzun süre hizmette bulunan bâzı şahıslarda zamanla hizmete karşı bir doygunluk duygusu oluşur ki bu durum, hizmet ehli adına bir tehlike başlangıcıdır. “Artık yeter” duygusu, kişiyi dünyaya çeken bir nefs fısıltısıdır. Bu vaziyet, insanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atma gafletinden başka bir şey değildir.
İnsanı hizmetlere koşturan ve hizmetin zevkle îfâ edilmesini sağlayan, gönüllerdeki aşk, şevk ve heyecandır. İçinde böyle bir heyecan taşımayan kimse, hizmetlerden mânen zevk alamayacaktır.
Peygamberimiz bütün bu namazları da ağır ağır, büyük bir huşû ile ve tâdil-i erkâna riâyet ederek edâ etmişlerdir. Kimin huzurunda olduğunun idrâki içerisinde kendilerini tamamen namaza vermişlerdir.
Bizler, ecdâdımızın inşâ ettiği fazîletler medeniyetinin ve rahmet toplumunun bugünkü devamı ve temsilcileriyiz. Her medeniyet, kendi insan tipini meydana getirir. Bizim vazifemiz de, ecdâdımız gibi; elinden, dilinden, hâlinden, kālinden bütün mahlûkâtın istifâde ettiği bir “rahmet insanı” olmaktır.
Hizmette bulunan kimseler, işleri sadece başkalarına yaptırmak şeklindeki bir üslûptan ziyâde, tesâhüb (sahiplenme) duygusuyla hizmete bizzat gönül ve güç vermelidirler. İşin bir ucundan tutmadan, sırf oturdukları yerden etrafa emirler yağdırarak hizmet yaptığını zannedenler, meselenin özünü kavrayamayan kişilerdir.
Hizmet insanı, keyfiyetli bir hizmet sunabilmek için, kendi gelişimini de ihmâl etmemelidir. Sürekli bir tekâmül gayreti, onun tabiî vasfı olmalıdır. Yeterli bilgi ve tecrübeye sahip bulunmayan, ahlâkî ve mânevî gelişimine ehemmiyet vermeyen ve işinin ehli olmayan bir hizmet eri, ciddî bir hizmet ortaya koyamaz.
Kaderle ilgili olarak buraya kadar zikredilen temel esaslar derinleştirildiğinde o kadar çok mes’eleyle karşılaşılır ki, bunlar ilm-i kelâm münakaşalarına sermaye olmaktan ileriye gitmez.
Hikmet penceresinden bakanlar için kaderdeki gizlilik ve kulun onu lâyıkıyla idrâk edememesi keyfiyeti, bir kahır sebebi değil, bilakis son derece büyük bir lutuf vesîlesidir. Çünkü beşerin kaderi bilmesi hâlinde, içinden çıkılmaz birçok tehlike ve felâketlere düşeceği, inkâr edilemeyecek bir hakîkattir.