"Hiçbir şeyin fayda vermeyeceği o gün"de senden altın ve gümüş isteneceğini sanma!.. O gün, tek geçer akçe, Allâh’ın huzuruna takdim edilen, selîm (arınmış) bir kalptir.
Kur’ân’a gönül verenleri aziz kılan neydi ki, bir köleyi bile komutan yapacak kadar değerli oldular?
Sahâbe, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından sonra neden en çok vahyin kesilmesine üzüldü? Kur’ân’a olan derin sevgileri günlük hayatlarını nasıl etkiliyordu?
Kur’ân-ı Kerîm, ashâb-ı kirâmın hayatına öylesine girmişti ki, onlar her hususta Allâh’ın kelâmına mürâcaat eder olmuşlardı. Hastalıklar karşısında şifâ taleb edeceklerinde, bunu Kur’ân ile yaparlardı.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de “Evlâdım; her kimi Allâh tâlibi (Allâh’ı isteyen) görürsen, onun dostu ol, onun önünde saygı ile eğil!” sözleriyle bizi nefis savaşını kazananların yanına, Allâh dostlarının yanına çağırıyor.
Kur’ân neden yalnızca gözle değil, kalple okunur? Her âyet müminin ruhunu nasıl diriltir, hayatını nasıl şekillendirir?
Osmanlı, Ravza-i Mutahhara’da edep ve hürmeti nasıl bir zarafetle yaşatıyordu?
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de “Her şeyi anlayan, idrak eden akıl bile, dostların ayrılığı ile yayı kırılmış okçu gibi şaşırır, kalır.” (c.3, 3693) diyerek aklın şaşkınlığını bize anlatıyor.
Sahabe-i Kiram Kur'ân- ı Kerim'i nasıl anladı? Kur'ân'ı öğrenirken nelerle karşılaştı? İşte ashab-ı kiramın Kur'ân'la yaşadıkları yolculuk...
Kötülüklere sürüklenenleri mazur gören olgun, gönül insanlarını Hazreti Mevlânâ Mesnevi'de; "öyle insanların içinde sana da yer vardır" diye anlatıyor.