Ömür, her an tükenmekte olan mahdut bir sermâyedir. İnsan da bu cihanda gâyesizce yaratılmış ve başıboş bırakılmış değildir. İlâhî imtihan için geldiği bu dünyada, her fânî gibi bir gün ölüm geçidinden âhiret âlemine intikâl edecektir.
İnsanın öz cevherini keşfederek geliştirmesi, kişinin şahsiyetine olumlu yönde tesir eder. Kendini özeleştiriye tâbi tutan insanın özgüveni artar. Hatasından, yanlışından kurtulma zevkini tadar. İyimserliği, hoşgörüsü ve nezâketi artar. Kendini eleştiren, kendisinin farkında olan başkalarının tenkitlerine karşı da tahammüllü olur.
Mü’mini menfaatperestlikten kurtararak diğergamlığa sevk eden şefkat ve merhamet duyguları, îmânın ne güzel bir tezâhürüdür. İslâm’ı, îman nîmetinden mahrum gönüllere tebliğ edebilmek de ne saâdettir.
Şahsına yapılan haksızlıkları âdeta “yok” hükmünde görerek en ufak bir kırgınlık duymadan affedebilmek; kalbî olgunluğun şâheseridir.
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu, hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz. Zira gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır.