Terbiyenin kişiye göre değişen sayısız yolları vardır. Birisi de ve belki en güzeli de muhatabı şoke edecek bir davranış güzelliği ile onun vicdanının sesini duymasına vesile olabilmektir. Ancak kimileri vicdanını o kadar kapatmıştır ki, bu sesi duyması imkânsız gibidir. Böylelerine ceza neyi gerektiriyorsa verilmek durumundadır. Bazen suçluya merhamet, daha büyük günahların ve zulümlerin teşvikine dönüşür. Mü’min, firâsetiyle kime nasıl davranılması gerekeceğini sezebilecek bir gönül kıvamına erişmelidir. Bunun da yolu takvâyı[2] artırmaktır.
Merhamet, bütün büyüklerin müşterek vasfıdır. Rahmân ve Rahîm olan Mevlâya kurbiyyetin (yakınlığın) derecesi, gönüldeki merhametle doğru orantılıdır. Nitekim Habibullah olan Peygamberimizin cihanşümul vasfı “rahmetenlilâlemîn” (bütün âlemlere rahmet) oluşudur. Öyleyse merhametimiz kadar insanız.
En güzel vârislik, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetine ve mahlukata olan sevgisine varis olmaktır. Kazandığımız güzellikleri, ihsanları ve muhabbeti insanoğluna aksettirmektir. Yani, mirâçtan alınan nur ile dünyayı aydınlatmaya çalışmaktır.
İnsana İslâmî ölçüler içerisinde bakmak, onun günahlarla kirlenmiş durumundan ziyâde aslına îtibar ve iltifat etmeyi gerektirir.
Bugün, âhir zaman fitnelerinin her yanı sardığı bir vasatta yaşıyoruz. Günümüzde fert ve toplumun en büyük hastalığı, “dünyevîleşme”. Zira televizyon, internet, reklâmlar, modalar, materyalist düşünce, kapitalist sistem, her bir yandan insana âdeta “âhiretsiz bir dünya” telkininde bulunuyor.
Mürebbi, mürşid, hoca ve ebeveyn gibi büyüklerin, muhabbet ve merhametten kaynaklanan ikazları ve cezalandırmaları kişiyi küsüp uzaklaştırmaz. Zira böyleleri, insanı iterek değil, kendilerine çekerek ikaz ederler.
Yüce dînimizin en büyük gayelerinden biri, mü’minlerin iç dünyalarını ve dış âlemlerini güzel ahlâk ile tezyîn eylemektir.
Tüm mahlûkat insana emanettir. İstifade ettiği süre zarfında yaratılana karşı insaflı ve merhametli olmak ise insanlık borcumuzdur.
Sonsuz rahmeti ile insanoğlunu yoktan var eden Allah Teala, yine sonsuz merhameti ile bu aciz varlığı başıboş bırakmamıştır. Beşeri, dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak yegane yol olan sırat-ı müstakimi göstermiş ve bu yolda rehberlik edecek, örnek ve önder olacak rasül ve nebiler göndermiştir.
Müslümanın vazifesi, günahkârı kendi hâline terk etmek değil, elinden tutarak nezih bir hayâta dönmesini sağlamaktır. Hazreti Mevlânâ mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmanın müşahhas bir misâlini anlatıyor.