Namazın farz oluşu Kitap, sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Salât sözcüğü, Kur’an-ı Kerîm’de dua ve namaz anlamında olmak üzere 78 âyette tekil, 5 âyette “salevât” şeklinde çoğul olarak geçer. 3 âyette “namaz kılanlar (musallîn)” şeklinde kullanılır. Diğer yandan 14 âyette çoğul emir sıygasıyla “namaz kılınız.”, 4 âyette tekil olarak “namaz kıl” buyurulurken, 24 kadar âyette, geçmiş zaman sıygasıyla “namaz kılanlar” dan söz edilir. 10 kadar âyette de “sallâ (dua etti, namaz kıldı)” fiili ile yine dua ve namaz konusu yer alır. Pek çok hadiste de benzer sözcüklerle namaza yer verilmesi bu ibadetin önemini ortaya koyar. Biz aşağıda örnek olarak birkaç âyetin meâlini vereceğiz...
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Müslüman olan bir kimseye: “İslâm’ın alâmeti namazdır. Kim ki gönlünü namaza vererek, vakitlerini, sünnetlerini gözeterek namazını edâ ederse, o mü’mindir.” (Fezâil-i A’mâl, 255-256) buyurarak ilk önce namazı öğretir, namazın, dînin direği olma vasfıyla mü’min ile kâfiri ayıran bir fark vasfını taşıdığını beyân ederdi.
Âmir bin Abdullâh, namaza durduğunda dış dünyâ ile bütün alâkası kesilir ve mâsivâ ile alâkalı hiçbir şey onun namazdaki huşûunu bozamazdı. Ve: “Namazda başkalarının söz ve hareketlerinin farkına varmaktansa, vücûduma ok saplanmasını tercîh ederim.” derdi.
İslami ibâdetlerin ilk rüknü dînin direği, îmânın nûru, mü’minlerin mi’râcı namazdır.
Âdâb ve erkândan uzak bir gönülle kılınan ve içine iblisin dahlinin karıştığı namaz ise, âdetâ kulun yüzüne çarpılacak bir günah paçavrası hükmündedir.
Namazdan uzak kimseler, dünyâ hayatında bereketsiz bir ömür yaşar. Sîmâlarında ilâhî güzelliğin nûru kalmaz. Hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Duâları kabul olmaz. Sâlih kimselerin sevgisinden mahrum kalır.
Şâyân-ı ibrettir ki, gönül için ızdırap, çile ve elemleri sürûrla yoğuran bir lutuf sadedindeki bayramlar, namazla başlar. Bu bakımdan dünyâda namaz ehli olanlara âhıret hayatının bir bayram olarak lutfedileceğini düşünmek kâbildir.