Milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini kendi bünyelerine has “kültür” değerleriyle devâm ettirebilirler. Millî kültürümüzün âdeta temelini de din, dil ve tarih şuuru oluşturur.
Varlıklı kimselerin de gönül huzuru ve rûhî muvâzeneleri için; fakir-fukarayı koruyup gözetmeleri, mâtemlerin civarında bulunmaları, sefâlet manzaralarını görüp ibret almaları elzemdir. Aksi hâlde varlıklı insanlar, şefkat ve merhameti unutarak kasvet-i kalbe müptelâ olmaktan kurtulamazlar.
Bir insanın mânevî seviyesini onun hangi özelliklerine bakarak anlayabiliriz? Bu hususta en önemli ölçü nedir?
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrâk edenler, onda oruç tutsun…” (el-Bakara, 185)
Anadolu’nun muhtelif bölgelerinden 30 İGEDER gönüllüsü öğretmen Ramazan sevincini ve bereketini Afrikalı kardeşlerimizle paylaşmak için yollara çıkıyor. Ziyaretler Afrika’nın; Burkina Faso, Gana, Kamerun, Tanzanya, Uganda, Sudan, Fildişi Sahilleri, Nijer, Mali ülkelerini kapsayacak. Yapılacak ziyaretler, Afrikalı eğitimciler ve Afrikalı kardeşlerimizle hem maddi hem manevi paylaşımlarda bulunarak, kardeşlik duygularını geliştirme amacını taşıyor.
Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de zamana yemin ediyor. Hayat ırmağımızın hızla akmakta olduğunu, fânî ömürlerimizin büyük bir hızla tükeniş hâlinde bulunduğunu hatırlatıyor. Dünyâ hayâtının kısa bir zaman dilimi olduğunu, asıl hayâtın âhiret hayyâtı olduğunu açıkça beyan buyuruyor. Bizleri gaflete karşı îkaz ediyor.
Esâsen, insanlık tarihi boyunca hiçbir filozofun görüşlerini hayatına tatbik ederek saâdet ve selâmete ermiş bir toplum gösterilemez. Onların öne sürdükleri fikirler, yaşanması mümkün olmayan kuru nazariyelerden ibaret kalmış ve umûmiyetle kütüphanelerin tozlu raflarındaki kitaplarda hapsolmaya mahkûm olmuştur. Hayata intikâl ettirilmek istenen bâzıları ise yeryüzünü kan ve gözyaşıyla sulamaktan başka bir işe yaramadan, kısa bir müddet sonra tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
Allâh’a îmân etmek, merhametli olmayı îcâb ettirir. Zira Cenâb-ı Hakk’a îmân eden kişi O’nu sever ve emirlerine itaat eder. Hattâ zamanla O’nunla alâkası olan her şeyi derece derece sevmeye başlar. Cenâb-ı Hak ise Kur’ân-ı Kerîm’de en çok Rahmân ve Rahîm sıfatlarını hatırlatır ve devamlı mahlûkâtına merhametli davranmayı emreder. Bu durumda bir mü’minin hem Cenâb-ı Hakk’ın emrine riâyet etmesi, hem de O’nun ahlâkıyla ahlâklanması îcâb eder. Merhametten uzak bir gönül ise, Allah’tan uzak ve nasipsiz bir gönüldür.
Yaşadığımız bu fânî hayat, ilâhî imtihan hikmetine binâen, bâzen kahır bâzen de lûtuf tecellîlerinin tezâhürüne sahne olmaktadır. Asıl mârifet, irâdemizi Cenâb-ı Hakkʼın rızâsı istikâmetinde kullanarak, bütün bu kahır ve lûtuf tecellîlerinden kazançlı çıkabilmektir.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, Ramazan ayı münasebetiyle Ahmet Taşgetiren'in sorularını cevapladı. Sohbet kıvamında geçen mülakatta, Hocaefendi'nin çocukluğundaki iftar sofraları, infak âdâbı ve eski Ramazan adetleri de yad edildi.