İnsanlar İslâmî terbiyeden geçtiğinde, hareket etmeyen, câmid varlıklara bile güzel davranmayı öğrenirler. Zira onlar da Allah Teâlâ’yı -bizim idrâkimizin dışında- zikretmekte ve binbir hikmet taşımaktadırlar.
Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, bugünkü gündem yazısında "takva" ve "fücur" kavramlarına, hayır ve şer çatışmaları değindi.
Hayat rehberimiz Kur'an-ı Kerim'i 2,5 ay gibi kısa bir sürede ezberleyerek büyük bir başarıya imza atan Pakistanlı tıp öğrencisi Bushra Tbakhi, bu başarıyı nasıl yakaladığını formülleriyle birlikte sıralıyor. İşte Bushra Tbakhi'nin kaleminden kendisinin hafizelik hikayesi…
Dünya, iki kapılı bir handır. Bir kapısından bu dünyaya adım atan herkes için mecbûrî istikâmet, ölüm geçididir. Fakat bu hakikat karşısında yine de insan, aslâ fânîliği istemez, dâimâ ölümden kaçıp sonsuzluğu arar.
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in üç dost hakkında yapmış olduğu izâhat, bu dünyadaki imtihanımızın ve mesuliyetimizin neler olduğunu bizlere açıklıyor.
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu, hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz. Zira gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır.
Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, nice hayâtî tehlikeler; ölümle insan arasında ne ince bir perde olduğunu göstermeye kâfî değil midir? Bu kadar îkaz ve alâmetlere rağmen ömür takviminden yaprakların birer ikişer düşüşünü ekseriyetle binbir gaflet ve his donukluğu içinde seyretmek ne acı!.. Tıpkı üzerinden akıp giden yağmur damlalarından nasip almayan kayalar gibi…
Ahiret inancı, vakıf sisteminin oluşumundaki temel etkenlerden bir tanesidir. Ahiret inancı, vakfetmek duygusunun, hiç durmadan işleyen bir dinamosu gibidir. Tarihte görülmüştür ki, toplumlar ahiret inancını ne ölçüde içselleştirmişse, vakıf sistemini o ölçüde ilerletmişlerdir.
İslâm’ın güzel bir sûrette anlaşılıp tatbik edildiği Osmanlı cemiyetinde, insanların olgunluğunu ve birbirlerine hayal ötesi bir merhamet ve tesânüd (dayanışma) hissiyle nasıl kenetlendiklerini anlayabilmek için, vakfiyelerin muhtevâlarına gözatmak bile kâfîdir. Fatih Sultan Mehmed'in vakfiyesi, bu inceliğin güzel bir örneğidir.