Hased çok çirkin bir hasletdir. Müslümanın hayırllı amellerini hased mahveder.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyurur: “Bütün dostları gezdim, gördüm; dili muhafaza etme20kten daha iyi dost göremedim. Bütün elbiseleri gördüm; iffet ve sakınmaktan daha iyi elbise görmedim. Bütün malları gördüm; kanaatten daha iyi mal görmedim. Bütün iyilikleri gördüm; nasihatten daha iyisini görmedim. Bütün yemekleri görüp tattım; sabırdan lezzetlisini görmedim.”
Hased, tedavisi mümkün olmayan en mühlik hastalıklardandır. Hasedci kimse başkasının iyiliğine ve elindeki nimete üzülür, hatta onun elden gitmesini ister. Gitmediğinde üzüntüsü artar. Hükemâ der ki: “Hased öyle bir iç rahatsızlığıdır ki, ona hiç bir doktor çare bulamaz. Meğer ki nusret-i ilâhiye tahakkuk ede.”
Kişide, hased illetinin mevcûdiyetini gösteren ilk alâmet, hased ettiği kimseden nîmetin zevâlini arzu etmek, nîmetin zevâlini gördüğünde ise kalb rahatlığı ve sevinç duyarak bir bayram havası içinde yaşamaktır.
“Manevî büyüklere haset ederek, onları küçültmek isteyenlerin hasedi, kendileri için ebedî, sonsuz bir ölüm olmaz mı? Bu yüzdendir ki; «Her haset edenin hasedi, onun yaptığı iyilikleri, ibadeti yakar.» denmiştir.”
Hased, ilâhî nimetlerin bu sûretle tevzîine bir itiraz mânâsını taşır ki, bu da Allâh’a karşı en büyük küstahlıktır. Bu küstahlıktan da öte, ilâhî nimetlerin eşit bir sûrette tevzî edilmemiş bulunmamasındaki hikmeti kavramamaktır.
Hazret-i Mevlânâ, “Hak yolunda yürürken…” ibâresiyle başlamak sûretiyle hasedin, müminde de bulunabileceğine işaret ediyor. Bu demektir ki, îmân sahibi olmak, “İnandım!” demekle hased bertaraf edilemez.