Gönlün en büyük bahtiyarlığı; fânî câzibelerin esaretinden kurtularak Cenâb-ı Hakkʼın dostluğuna liyâkat kazanabilmesidir. Karşılaştığı ilâhî imtihanlarda; sabır, sebat, hamd, şükür, rızâ ve teslîmiyetle olgunlaşa olgunlaşa, ilâhî muhabbete lâyık hâle gelebilmesidir.
Hizmette muvaffak olabilmek için; ilim, irfan, liyâkat, vakar, hâlis bir niyet, sağlam bir karakter ve şahsiyet sahibi olmak zarûrîdir. Bunun zıddına, samimiyetsiz ve gâfilâne yapılan hizmetlerden de hayırlı ve bereketli bir netice beklemek beyhûdedir.
Her nîmet bir bedel ister. Bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâ etmek, abesle iştigaldir.
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur: “Bütün fiil ve sözlerinizde, kendi güç ve kuvvetinizden vazgeçerek Allâh’ın güç ve kudretine sıkıca sarılın!”[1]
Oruç, sadece uzuvlarla tutulmamalı, gönlün de nasîb aldığı duygulu ve feyizli bir ibâdet olarak icrâ edilmelidir. Nitekim yalnız mîdeyi aç bırakarak tutulan oruç hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “O kişiye yalnız açlık ve susuzluk kaldı.” buyurmuştur.
Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle buyurur: “Namaz kılmaktan zayıflayıp yay gibi, oruç tutmaktan eriyip çivi gibi olsanız da, haram ve şüphelilerden kaçınmadığınız takdirde, Allah o ibadetleri kabul etmez.”
Yıldırım Bâyezîd ile Emîr Sultan Hazretleri’nin çok ibretlik karşılaşmaları.
Kuran ve Sünnet ölçüsünde tutulmayan oruçlar eksik ve sakat olacağından ahirette bizlere yeterince faydalı olamaz. Bu yüzden ibadetlerimizi eksiksiz yapabilmek için ilmihal bilgilerimizi tazelemeli, Allah'ın ve Rasülü'nün bize aktardığı gibi oruç tutmalıyız.
Mü’min; Allâh’ın herhangi bir mahlûkunu gördüğü zaman; “Ben onun yerinde olabilirdim, o da benim yerimde olabilirdi.” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan lûtuf, ihsan ve ikramlarının tefekkürüyle, şükrünü artırmalıdır. Övünmek yerine hamd etmelidir. Nîmet ve nâiliyetleri nefsine izâfe etme gafletinden kurtulup o nîmetlerin asıl sahibi olan Allâhʼa şükretmelidir.