Peygamberimizin asırlar öncesinden dikkat çektiği ve “Ümmetim hakkında en çok korktuğum...” diye ifade ettiği şey nedir?
Dînin gâyesi; zarif, güzel ve hassas insanlar yetiştirmektir. Kâmil mü’minler, güler yüzleriyle bütün varlıklara tebessüm hâlindedirler. Onların gönül âlemleri, bütün mahlûkâta bir rahmet dergâhı hâlinde açılmıştır. Zira Hâlıkʼın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanan kâmil mü’minler; açan çiçeklerin, öten kuşların, meyveli ağaçların hikmetinde derinleşerek çiçekler gibi ince ruhlu ve nâzik; meyveli ağaçlar gibi cömert ve ikram sahibi olurlar.
Unutmayalım ki İslâm bir bütündür. Bir kısmıyla amel edip diğer bir kısmını terk veya ihmâl etmek, kalpteki îmânı zaafa uğratır, takvâ hassâsiyetine mânî olur.
Bu dünyadan gidenler, ister köle, ister pâdişah gibi gitsinler, oradaki bütün sermâyeleri, ne götürdülerse odur. Orası; sapla samanın ayrıldığı, nice mahrumların hazinelere kavuşup nice gâfil zenginlerin de ebediyet fukarâsı ve mahşer dilencisi olduğu bir yerdir. Orada yalnızca Hakk’a sâdık kulların sadâkatlerinin, selîm kalplerinin ve sâlih amellerinin faydası vardır.
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de bir imtihan cilvesi olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasîb etmemişse bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanımanın ve O’na muhabbetin en büyük delîli, O’nun sünnetini güzelce tatbik edebilmektir. Kalplerde muhabbet-i Muhammedî olmadan sünnete ittibâ, sûretâ ve zoraki bir ittibâdır ki, gönül feyzinden, rûhâniyet ve mânevî bereketten mahrumdur.
Müslümanın vazifesi, günahkârı kendi hâline terk etmek değil, elinden tutarak nezih bir hayâta dönmesini sağlamaktır. Hazreti Mevlânâ mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmanın müşahhas bir misâlini anlatıyor.
Şahsî meselelerde affetme fazîletini gösteremeyip kin ve intikam gütmek, kâmil mü’minlere aslâ yakışmaz. Mü’mine düşen, kusurlu insana karşı gazap yerine merhamet duygusuyla dolu olmaktır. Günahkâra, sürüklendiği günahtan dolayı acıma hissiyle mukābele etmek, îmanda kemâle ermenin bir ifâdesidir. Zira kâmil mü’minler, kusur işleyen bir mü’mine karşı -o kusur kendilerine karşı işlenmiş olsa dahî- bir doktorun hastasına muâmelesi gibi bir tavır sergilerler.
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, bir mü’minin sahip olması gereken kalbî derinlik ve inceliği bir hikâye ile anlatıyor.
Tasavvufî üslûp; günâha olan nefreti günahkâra taşırmamayı ve günahkâra öfkelenmek yerine acımayı gerektirir. Îman nîmetinden mahrumlara veya nefsânî zaaflara kapılmış olanlara, yılanların soğuk ve zehir saçan diliyle değil, rahmet lisânıyla yaklaşarak evvelâ gönüllerini fethetmek îcâb eder.