Menâkıp kitaplarımızda bir nazarla halden hale giren nice gönül erlerinin hayat hikâyeleri mevcuttur. Saf ve samimi gönüllerden taşıp gelen nazarlardan zaman zaman diğer yaratıklar bile hisse almışlardır.
Kişinin kendini buluşu, sezişi ve bu sezişle eşya ve olayların içine nüfuz edişinin ünvanı olan bu cevher, idrak ve ötelere kapı aralayan ruhânî boyutumuzun en önemli mekanizmasıdır.
Kâinâtın en şerefli varlığı olarak en güzel kıvamda yaratılan ve Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olma liyâkat ve istidadını kendinde barındıran insan, bu keyfiyetine rağmen, yalnız kendine güvenerek, hayat yolunda emniyetli bir şekilde hedeflerine doğru seyr u sefere çıkabilir mi? Hele bu yolculuk Hak ve hakikate ulaşma gayesine matuf ebedî saâdet bahçesine doğru ise…
Allah’a inanan bir kimse, hiçbir zorluktan yılmayacak ve her şeyi başarabilecek bir irade gücüne erişmiş demektir. Zira iman, en büyük imkândır.
Gönül seferinde mü'min, Mevlâ’ya güvenip yola çıkmalı ve sürekli ümit esintileri ile gönlü ferahlatmalıdır.
Hayırlı amellerde geri geri durmak değil, koşmak emredilmiştir. “Hayırda yarışın” buyrularak cennet ve ilâhî rızaya erişmek için yarışa girilmesi istenmiştir.
Esas olan, gönüldeki mazeret üretme hastalığını tedaviye yönelmektir. İçinde istek olmayan, imanında ve davasında şüphe ve tereddütleri bulunan kimseler için, havanın sıcaklığı ya da soğukluğu bile engel teşkil eder.
Hakk’ın muhabbet ve rızâsına karşı ilgimiz, ciddiyetimiz ve bu uğurda sa’y ü gayretimiz nispetinde Kerîm olan Mevlâmızdan karşılık göreceğimiz şüphesizdir.
Engin rahmet ve şefkatiyle kullarına en güzel yolu gösteren Rabbimiz, Hakk’a ve hakikate ayak sürüyerek tembel tembel değil, yürüyerek bile değil, belki koşar adım gitmenin zât-ı ulûhiyetinin rızâsına vesile olacağını Hz. Mûsâ'nın -aleyhisselâm- dilinden ne güzel beyan eder.
Allah ile beraberlik şuurunu henüz elde edememiş kimseler, yalnız kaldıklarında çoğu zaman nefis ve şeytanla arkadaşlık yapmak durumunda kalırlar.