Hakikinin en büyük düşmanı sahte olandır, zira dış benzerlik vardır. Aldanma ve aldatılmanın önemli sebebi benzerliktir. Altının sahtesiyle hakikisini ancak mahir bir sarraf ayırt edebilir. Bizleri yıkıp yok etmek için tezgahlanan sahtekarlıklara karşı fert fert herkesi basiret ve feraset sahibi kılmak, toplumu her fırsatta aldatılacak saf bir güruh olmaktan çıkarmak gerekir.
Firâset ve fetânet ne demektir? Bu özellikleri sahip insanlar nasıl bir karakter yapısına sahiptir?
Üstünlüğü temin eden ibâdet mefhûmu gerek şahıs, gerek âilevî, gerek ma’şerî ve millî, bütün insan vazîfelerine şâmildir. Çünkü bunların hepsi dînimizde ibâdettir. Bu hadîs-i şerîfte arkadaşlığın karşılıklı hak ve zavifelerine de işâret buyurulmuştur.
Feraset, bir şeyi dikkat ve teemmül ile, isâbetle idrak etmek mânâsına gelen “teferrüs”ten isimdir.
Bir insanın yaptığı ibadet ve bulunduğu hal, onu gurura götürüyor ise bilmelidir ki, o kemâl ehli değildir. İslâmî ahlâk ve edebden nasibi yokdur. Avamın tâ kendisidir.
Hizmet insanı, engin görüşlü ve firâsetli olmalı, gönlü ve aklı basîret nûruyla aydınlanmalıdır. Muhabbetinde ve buğzunda, iltifatında ve tenkidinde, medhinde ve zemminde ölçüyü kaçırmamalı, orta bir yol üzere bulunmalıdır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur: “İffet, fakirliğin; şükür de zenginliğin süsüdür.
Allah’ın nuru iman, ibadet, ahlâk, hukuk, iktisat ve estetik formlarda tecelli eder. Dünya gerçekleri ışığında yorumlanması gereken bu esasları demagojiye yer vermeden uygulamak biricik görevimiz olmalıdır. Dine yaşama alanı verilmek istenmeyen bir dünyada yaşıyor, dar alanların sıkletiyle de bir türlü kabuğumuzu kıramıyoruz.
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu, hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz. Zira gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır.