Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, gönlünü, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kalp âlemini yansıtan berrak bir ayna hâline getirmişti. Bu itibarla o, Peygamber Efendimiz’de fânî olmanın en müşahhas numûnesi oldu. Bu fânî oluş sâyesinde de, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit her şey, onun kalbinde çok derin bir mânâ kazandı.
Allâh’ı zikretmek, sırf “Allah” lâfzını tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin düzelip seviye kazanmasına vesîle olur.
Zikir ehlini nîmet bilip onlarla ünsiyet etmek ve onların meclislerine devam edip zikir halkalarına iştirâk etmek, büyük bir saâdettir. Bunun aksine gâfillerin meclislerine yönelmek ise, o nisbette büyük bir felâkettir.
Düşünmek lâzımdır ki sahâbe-i kirâm bu devirde yaşasaydı, kurban ibadetini nasıl bir fedâkârlık ufkunda îfâ ederlerdi…