Hiçbir günah işlememiş olsak -bu mümkün değil ama, faraza öyle bile olsa- Allâhʼın verdiği bunca nîmete karşı lâyıkıyla şükredememe duygusuyla yine istiğfar etmek mecburiyetindeyiz. Zira bir yağmur suyundan daha berrak olan peygamberler bile dâimâ acziyetlerinin idrâki ve îtirâfı içinde istiğfar hâlinde yaşamışlardır.
Mü’minlerin kıblesi Kâbe-i Muazzama, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de: “…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyruğu ile ikâmesini emrettiği namaz ibâdetinin istikâmet hedefidir. Aynı zamanda bütün müslümanların müştereken teveccüh ettiği nokta, yâni İslâm dünyâsının nabzının attığı yerdir.
Safâ ve Merve Tepeleri, bugünkü Zemzem Kuyusu’nun bulunduğu noktada susuzluktan bunalmış olan İsmâil -aleyhisselâm-’ın vâlidesi Hazret-i Hâcer’in telâş ve heyecan içerisinde su bulmak maksadıyla gidip geldiği iki mübârek tepedir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddsise sirruh- buyurur: “Aklını başına al da namazdan yalnız zâhiren değil, mânen de istifadeye bak. Tane toplayan bir kuş gibi Allâhʼın yüceliğinden habersiz bir şekilde sadece başını yere koyup kaldırma! Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin; «İnsanların en fena hırsızı, namazından çalandır.» (Hâkim, Müstedrek, I, 353) beyânına kulak ver!..”
Haccı îfâya yönelen âşık gönüller, bir taraftan bu duâ ile yoğrulurken diğer taraftan da Harem-i Şerîf dâhilinde ve bütün Mekke sokaklarında Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dolaştığını, yaşadığını düşünerek belki O’nun mübârek ayaklarının izi üzerinde bulunabileceğini hayâl eder, o izlere cân u gönülden yüz sürebilmenin heyecânını yaşar ve ondan intikâl etmiş nice hâtıralarla dolarlar.
Haccın îfâ edildiği mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle feyizlenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne bir gönülle hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin mânevî izlerini arar ve onların hâtıralarından feyz alırlar. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mekânlar, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.
Allâhʼın kullarını hor görüp küçümsemek yasaktır. Buna mukâbil, herhangi bir kimseye de sanki Cennetlik olacağını biliyormuş gibi teminat verircesine iltifatlarda bulunmak da son derece yanlıştır.
Müʼmin, evvelâ Kur’ân ve Sünnetʼten hak ve hakîkatin mâhiyetini öğrenmelidir.
Gerçek mânâda tasavvufî terbiye ile kemâle ermiş kimseler her dâim kalben Allah ile beraber olup Allâhʼın rızâsına vesîle olacak amellerle meşgul oldukları için, Cenâb-ı Hak da onların bâzı işlerine kefil olur.
Cenâb-ı Hak, namaz vesîlesiyle günde en az beş defa kuluyla mülâkat istiyor. Bu mülâkatı da mümkün olduğunca câmide ve cemaatle arzu ediyor. Cemaatle kılınan namaza çok büyük mükâfat vaad ediyor.