Allah, kelâm sahibidir. Bunun için sese, harflere ve bu harflerden meydana gelen kelime ve cümleleri tertiplemeye muhtaç değildir. O’nun konuşması, harften de sesten de münezzehtir; insanların söz ve konuşmasına aslâ benzemez. Zîrâ insanların konuşması, O’nun kelâmından nasîb alarak gerçekleşir.
Cenâb-ı Hakk’ın görmesi de diğer sıfatları gibi zât-ı ilâhîsinin muktezâsındandır. O her şeyi hakkıyla görür. el-Basîr’dir. O’nun nazarına gizli kalan hiçbir şey yoktur.
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden kâinatın hâlıkı Allâh Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâke insanın aklı kâfî gelmez ve âciz kalır. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ı zâtı itibarıyla düşünüp tefekkür etmeye kalkışmak, birtakım hayaller ve evhamlardan öte bir şey kazandırmaz ve sâlim inancı zedeler.
Yâkub Çerhî Hazretleri hem medreselerde zâhirî ilimleri tahsil etmiş bir âlim, hem de tasavvuf yolunda ilerlemiş bir mürşid-i kâmil idi. Nitekim, günümüze kadar ulaşan on eseri,[1] kendisinin ilmî sahadaki vukufiyetini açıkça göstermektedir.
“İhlâs”ın sözlük anlamı; bir şeyi, kendisine karışmış ve bulaşmış olan şeylerden arındırmak, ayrıştırmak ve sadece kendisi yapmak. “İhlâs”ın terim anlamı, yapılan amelin sadece ve sadece rızâ-yı İlâhî için yapılması. Hal böyleyken İhlâs suresi bize ne anlatır?
Îmânın altı esasından biri olan kelime-i şehâdetin dört isbatı.
İnsanda fıtrî temâyüller, “akıl” ve “irade” denilen iki kâbiliyetin doğru kullanılmaması neticesinde zaafa uğrar, bozulur ve insan da tevâzûdan uzaklaşıp şeytanın sıfatı olan “kibir”le muttasıf hâle gelir. Hazreti Mevlânâ buna karşı insanın toprak gibi mütevazi olması gerektiğini söylüyor.
“Marifetullah” bir tasavvuf terimi olarak biliniyor. “Allah bilgisi – Allah’ı bilmek” olarak mânâ verilebilir. Tasavvufta bu, “ledün ilmi, bâtın ilmi, esrar ilmi, hal ilmi, makam ilmi, fenâ-bekā ilmi, mükâşefe ve müşâhede ilmi” gibi ifadelerle birlikte düşünülerek belirli bir seyrü sülukla ulaşılabilecek “özel bir bilgi” mahiyetinde anlaşılmıştır.
Hazan mevsiminde yapraklarını tek tek döken bir ağaç gibi, şu fânî dünya hayatında günlerini çarçabuk tüketmekte olan bir kula yakışan en güzel haslet, tevâzûdur, haddini bilmektir.
Meşhur tarihçi İbn-i Haldun’un (v. 1406) Dünya tarihi mâhiyetindeki “Kitâbu’l-İber” isimli eserine giriş olarak yazdığı, fakat ayrı bir basımı da yapılıp “Mukaddime” ismiyle meşhur olan kitabındaki “Biyolojik Nazariye”ye göre, şu fânî âlemde devletlerin de tıpkı insanlar gibi tabiî bir ömrü vardır: Doğar, yaşar ve ölürler.