Allah Teâlâ buyurur: “-Bütün bu ibâdetler senin içindir. Namaz kıldın, sana bürhandır. Oruç tuttun, sana cehennemden siperdir. Sadaka gölge, zekât ise nûrdur. Bunların hepsi sana; benim için ne yaptın?”
İnsan aklı; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden Allah Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâk edemez. Zira beşerî ilmin yolu, beş duyu, akıl ve kalptir. Bütün bu idrak kâbiliyetlerinin kudreti ise sınırlıdır. Kudret ve selâhiyeti sınırlı olan vâsıtalarla Bâkî, Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan bir varlık kavranamaz.
Tasavvuftaki mânevî tekâmül yolculuğu, şu cümleyle hulâsa edilmiştir: « اَلتَّخَلِّي ثُمَّ التَّحَلِّي ثُمَّ التَّجَلِّي »
İnsan, rûhu itibariyle de Allâh’a mensuptur. Dolayısıyla kulluğunu unutan, yani nisyana düşen her kalbin tedâvîsi, rûhun mensûb olduğu Rabbini çokça zikretmektir.