Servetimiz Bizi Allah’a Yaklaştırıyor mu, Uzaklaştırıyor mu?
Servetin imtihanını, helâl kazancın önemini, infakın değerini ve malın insanı Allah’a yaklaştıran ya da uzaklaştıran yönlerini öğrenin.
Altınoluk: Efendim, maalesef günümüzün ticarî hayatında düşülen yanlışları zaman içinde meşrûlaştırma gayretleri söz konusu oluyor. Meselâ, müslüman bir yerlerden kazanıyor, yaptığı hayrı da oradaki kirli yapıyı arındıran bir unsur gibi telâkkî ediyor. Şimdi İslâmî hassâsiyeti olan yüz tane zengini toplasak, ifade ettiğiniz şeyleri söylesek, onlar kendi içlerinde ne söylerler? Çünkü kazandıklarının önemli bir kısmında, îkaz buyurduğunuz hususlar söz konusu oluyor. O insanlar kendi içini nasıl rahatlatır?
KIYÂMETTE MALIN HESABI: NEREDEN KAZANDIN, NEREYE HARCADIN?
Osman Nûri Topbaş: Şöyle rahatlatıyor. Ben hayır-hasenat yapıyorum, diyor. Veren el oluyorum, diyor. Benim fabrikamda üç bin işçi çalışıyor, diyor. Üç bin işçi benim sâyemde ekmek yiyor, diyor.
İslâm bize gayr-i meşrû yollardan da olsa şu kadar kişiye ekmek ver, diye emretmiyor. Rızkı veren Cenâb-ı Hak’tır.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 33)
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; “Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allahʼtır...”[1] buyuruyor. Rabbimiz, müslümanların bu telâşede olmaması gerektiğini bildiriyor. Helâlinden kazanıp bunu tevzî etmemizi emrediyor.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle duâ ederdi:
“Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve icâbet edilmeyen duâdan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73)
Allah dostlarının hayatlarına baktığımız zaman, kazanç üzerine çok titizlik gösterdiklerini görmekteyiz. Meselâ Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri bir sofrada yemek yememişler;
“‒Bu sofrada zulümât/karanlıklar var.” demişlerdir.
“‒Efendim bunlar helâldir.” dediklerinde ise;
“‒Helâldir ama pişiren öfkeyle pişirmiş.” demişlerdir.
Nasıl ki bir atom infilâk ettiği zaman bir radyasyon yayıyor. Bu radyasyon, demirin içinden bile geçiyor. Mânevî tesirler de çok mühim.
Meselâ Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Haccıʼnda, Ebrehe ordusunun helâk olduğu yerden geçerken; “Burada Allâh’ın kahrı tecellî etti.” buyurarak oradan süratli bir şekilde geçti.
Tebük Seferiʼnde Semud Kavmiʼnin helâk olduğu evlere girdi müslümanlar. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“‒Sakın burada su içmeyin!” buyurdu.
“‒Yâ Rasûlâllah, kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık.” dediklerinde ise;
“‒Suları dökün, hamurları da develerinize verin.” buyurdular.
İslâm, gıda üzerine bu kadar hassâsiyet gösteriyor. Zaten kıyâmette ilk sorulacak beş sorudan biri; “Nereden kazandın, nereye sarf ettin?” olacak.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:
“Hiçbir kul, kıyâmet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, vücûdunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bir adım dahî atamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1/2417)
SERVETİN KAÇTA KAÇI HAYRA GİDİYOR?
Ben çok kazanayım da, çok infak edeyim, diyenlere baktığımız zaman şunu da görüyoruz; servetlerinin acaba kaçta kaçını hayra harcıyorlar?
Bir hâtıra anlatayım:
Suudi Arabistan’da Kral Faysal zamanında Hac Veziri Hasan Kutbi Bey, rahmetli pederimizi ziyarete gelirdi. Ravza’nın inşaatı günlerinde o anlatmıştı. Pederimiz dediler ki:
“‒Elhamdülillah, Ravza ne güzel inkişâf ettiriliyor. Müslümanlar ne güzel, rahat ettirilecek.”
Hasan Kutbi Bey biraz durdu, düşündü, ardından da;
“‒En zor şey, parayı kullanabilmek...” dedi. “Ben bunun şahsen sıkıntısını yaşıyorum.” dedi. (Herhalde kendisinin petrol işleri de vardı.) “Ben paranın en iyi şekilde kullanımını Osmanlılarda gördüm.” dedi. “Onlar arkalarında, nesilden nesile intikal eden büyük eserler bıraktılar. Bugün ise dünya platformunda müslümanlar servetlerinin acaba kaçta kaçını mukaddes mekânlara harcıyorlar?” dedi.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yani hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz!..” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Ey tüccar topluluğu! (Ne kadar dikkat etmeye çalışsanız da) muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır. Bunun için siz de ona (ihtiyaten) sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû, 1/3326)
Rahmetli pederim Mûsâ Efendi, bana hayır ve zekât defterini gösterir;
“Şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayrâtımdır. Nefis dâimâ insanı aldatır. Az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayrâtınızı ayrı ayrı yazın. Hayrâtınız da zekâtınızın -bilhassa zor zamanlarda- çok çok ötesine geçsin!” tavsiyesinde bulunurdu.
Zekâtımızı veriyoruz, tamam. Ama zekât, asgarî bir ölçüdür. Ben zekâtımı verdim, demekle bugün kurtulmak mümkün mü, bilmiyorum.
Allah Rasûlüʼnü seviyorsan, O nasıl yaşadıysa sen de Oʼnun gibi yaşamaya gayret edeceksin. Allah Rasûlü’nü seviyorsan, kıyâmette hem Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hem de Oʼnun ashâbıyla beraber olmak istiyorsan; ibadet hayatın, iktisâdî hayatın, muâmelâtın Oʼnun ve Oʼnun yetiştirdiği ashâb-ı kirâmınki gibi olacak. Onların davranışları, bizim için fiilî kıstaslardır. Zira Cenâb-ı Hak bize davranışlarımızda O yüce Peygamberʼi emsâl almamızı emrediyor.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Andolsun ki, sizden Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikredenler için Rasûlullah’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21)
Allâhʼın bir rahmeti îcâbı olarak Kurʼân-ı Kerîm gibi Hazret-i Peygamber ve Oʼnun mübârek ashâbının davranışlarına dâir bilgiler de, Cenâb-ı Hakkʼın muhafazasıyla, bize kadar intikâl etmiş bulunmaktadır.
Diğer taraftan Allah Teâlâ, o yüce Peygamberʼini bir toplum içindeki en aciz fert olan yetim çocukluktan başlatarak, hayatın bütün kademelerinde en mükemmel davranış ölçüleri sergileyerek en yüksek makam olan devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Bu sebeple her insan, beşerî kademelerin hangi safhasında bulunursa bulunsun, o azîz Peygamberʼin kâ‘bına varılmaz davranış mükemmelliklerini örnek alıp imkânı nisbetinde tatbik etme yoluna gidebilir.
İSLÂM BİR ŞİFÂ ECZÂHÂNESİDİR
“Ey îmân edenler! Sakın mallarınız ve evlâtlarınız, sizi Allâh’ı zikretmekten alıkoymasın! Kim böyle yaparsa, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-Münâfikûn, 9)
Şunu da ilâve edeyim. İslâm âdeta bir şifâ eczâhânesidir. Bu eczâhânede dileyen her türlü rahatsızlığını tedavi edecek ilâcı bulur. Fakat bugün bu eczâhâneye kapitalizm girdi, sosyalizm girdi. Bir bardak temiz suyun içine bir damla necâset damlasa, onun bütün temizliği, sâfiyeti, lezzeti ortadan kaybolur. Bozulan, İslâm’ın kendisi değil tabiî, o nezâhetini koruyor; asıl, müslümanın zihniyet dünyası hastalanmış durumda. Problem burada! Bugün kapitalizm, sosyalizm oraya girmiş durumda…
Hak dostları; selâmete çıkmak istiyorsan, iki şeyi unut, iki şeyi de unutma, diyorlar.
Bir; “Rabbini unutma!” Her hâlimizde Cenâb-ı Hak bizden râzı mı? Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımda olsa, benim bu hâlime tebessüm eder miydi? Yahut üzülür müydü? Müslüman, kendisini korumak için bu hâlet-i rûhiye içinde olmalı.
İkincisi de “Ölümü, âhireti, dolayısıyla fânîliği unutma!” Allâh’ın huzûruna varışı unutma! “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!” (el-İsrâ, 14) buyrulacak olan o müthiş günü unutma!
İki şeyi de unut, buyuruyorlar: Birincisi; “Yaptığın hayır ve hasenâtı unut!” Çünkü ufak bir hasenat insanın gözünde büyür; devâsâ bir şey görünür. Sonra insan, kendini toplumla kıyas etmeye başlar: “Ben bu kadar yapıyorum, toplumdakiler ne kadar yapıyorlar?” şeklinde. Çoğu insan, kendine buradan bir rüşvet çıkarır, vicdanını rahatlatır. Hâlbuki bizim için fiilî kıstas, kendimizi kıyâs edeceğimiz toplum, “asr-ı saâdet toplumu”dur.
İkincisi de; “Sana yapılan ezâ ve cefâları unut!” Zira Cenâb-ı Hak:
“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyuruyor. Allah tarafından affedilmek de, Oʼnun kullarını affedebilenlerin hakkıdır.
Demek ki bu iki şeyi unutup iki şeyi de unutmayacağız ki selâmete çıkabilelim.
“(Vay hâline o kimsenin) ki o, mal toplamış (cimrilik etmiş) ve onu (kendisine kalacak gibi) sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o, Hutameʼye atılacaktır. Hutameʼnin ne olduğunu bilir misin? Allâhʼın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin tâ üstüne çıkan ateşidir.” (el-Hümeze, 2-7)
Dipnot:
[1] el-Ankebût, 60.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Müslümanın Para ile İmtihanı, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!