Refah mı, Felâh mı? İslâm İktisadı Ne Söylüyor?

Altınoluk dergisinin Gökhan Oruç Önalan ile yaptığı röportajda, günümüz ekonomisinin tuzakları, refah ve felâh arasındaki fark ile İslâm iktisadının sunduğu çözümler ele alındı.

Modern insan, kendini baş döndürücü bir "çoğaltma yarışının" tam ortasında buluyor. Sürekli daha fazlasını isteme hırsı, daha fazlasını biriktirme telaşı... Kariyer, statü, sosyal medya gösterişi ve sınırsız tüketim arzusuyla "oyalanırken", hayatın asıl gayesini ve manevi sorumluluklarımızı gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Maddi "refah" peşinde koşarken, ebedi "felâhı" ihmal ettiğimiz bir düzen bu. Peki, bu "çoğaltma yarışı nereye kadar?"

İçinde bulunduğumuz bu modern iktisadi düzenin ahlâkî ve manevi temellerini sorgulayan, kapitalizmin dayattığı "çıkar çatışması" ve bitmek bilmeyen "rızık kaygısına" karşı İslâm iktisadının "ahlâk", "merhamet" ve "denge" (itidal) ilkelerini öne çıkaran değerli bir isimle, Dr. Öğr. Üyesi Gökhan Oruç Önalan ile bu ayki kapak konumuzu masaya yatırdık ve kendisiyle, günümüz insanının bu "oyalanma" halini, faiz ve tüketim eksenli sistemin maneviyatımız üzerindeki etkilerini ve İslâm'ın bu modern hırslara karşı sunduğu kurtarıcı reçeteleri ele aldığımız ufuk açıcı bir mülakat gerçekleştirdik.

ÇOĞALTMA YARIŞI VE MODERN EKONOMİNİN TUZAĞI

Hocam, günümüz ekonomik sistemi "çıkar çatışmasını" ve "bencilliği" normalleştiriyor. İslâm iktisadının "ahlâkı" merkeze alan yaklaşımı, bu duruma karşı nasıl bir alternatif sunuyor?

Altınoluk Dergisi olarak bu hayati konuyu kapağınıza taşıdığınız ve şahsıma da bu "çoklukla oyalanma" haline karşı bir tefekkür ve teyakkuz imkânı sunduğunuz için çok teşekkür ederim.

Sorduğunuz bu soru insanlığın günümüzde karşı karşıya kaldığı iktisadi ve sosyal problemlerin tam olarak felsefi zeminine temas etmektedir. İktisat alanındaki çalışmalar özünde ekonomik hayatı anlamaya çalışan modeller üretmekten ibarettir. Bu model üretimi belirli varsayımlar kullanılarak gerçekleşir. Benimsediği varsayımlar sayesinde bugün batı iktisadının ana akım teorisi haline gelen neoklasik iktisatın insan tipolojisinde “iktisadi insan – homo economicus” olarak tarif ettiğimiz bir aktör vardır. Söz konusu varsayımsal model iki temel karakteristik üzerine dayanır; rasyoneldir ve her zaman kendi çıkarını maksimize etmeye yönelik hareket eder. Yani bencildir.

Bugün İslam’ın iktisadi hayata ilişkin emir ve yasaklarının karşılık bulmadığı bütün sistem ve düşünceler, bu bencil ve rasyonel insanı ahlaki bir problem olarak görmek yerine piyasaların etkin işlemesini sağlayan temel bir dinamik olarak görmektedir. Bir bakıma normalleştirmektedir. Bütün iktisat kitaplarının ilk sayfalarında yer alan görünmez el metaforu bencil insanların toplumsal bir hayra yol açacağı yanılgısını işler.

Dünden bugüne yaşananlar “çıkar çatışması” üzerine kurgulanan iktisadi sistemlerin çevresel tahribattan tutun devasa gelir adaletsizliklerine, toplumsal çözülmeden manevi boşluklara kadar derin bir fesat ortaya koyduğunu bize gösteriyor. Zaten beşer ürünü olan hiçbir sistemin ve düşüncenin, Allah Teâlâ’nın (cc.) emrinin ve Rasûlullah Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetinin önüne geçmesi mümkün olamaz.

İslam iktisat düşüncesinin ve medeniyetinin merkezinde ise kulluk ve halifelik sorumluluğu yüklenmiş bir insan modeli yani eşref-i mahlûkat vardır. Bu tasavvurda beşer ürünü sistemlerin aksine ahlaki temeller, iktisadi faaliyetlerin sonrasında “sosyal sorumluluk vb.” makyajlarla işin içerisine eklemlenen harici bir kısıt değildir. Aksine ahlak, İslam iktisadının kurucu, içsel ve belirleyici bir unsurudur.

Beşer ürünü sistemlerin (kapitalizm ve sosyalizm gibi kavramlar yerine hepsini kapsaması adına beşer ürünü kavramını kullanıyorum) çıkar çatışmasından beslenen parametreleri yerine, İslam iktisadında dayanışma ve yardımlaşma öne çıkar. Şunu belirtelim ki, İslam’ın iktisadi dünyasında insanın kişisel menfaatleri ihmal edilmez. Sadece şahsi menfaat dairesi toplumsal yarar ve adalet prensibi ile sınırlanır. Aynı şekilde piyasalara göz attığımız zaman piyasaların da sadece fiyatların oluştuğu anonim bir yapı olmadığını görürüz. Fütüvvet ve Ahilik teşkilatı örneğinde olduğu gibi ahlakın öncelendiği, Hisbe kurumunda karşılık bulduğu üzere de adaletin denetlendiği sosyal bir yapı söz konusudur.

İslam iktisadının sunduğu reçete (alternatif demekten kaçınıyorum, çünkü asıl olan İslam’ın çizdiği çerçevedir) bencil insanı normalleştiren bir hayat alanı yerine ihsanı, isarı ve adaleti iktisadi davranış ve kararların merkezine yerleştiren bütüncül bir ahlak sistemidir. Yani insan iktisadi faaliyetlerinde Allah Teâlâ’yı (cc.) görüyormuşçasına hareket ederken, kardeşinin hakkını zedelemeyecek ve adaletten asla ayrılmayacaktır. Sistemin özünde şahsi çıkarlar, toplumsal yararın ve ahlaki doğruluğun bir adım gerisinde yer alır.

REFAH MI, FELÂH MI? İSLÂM’IN PERSPEKTİFİ

Sürekli dünyevi "refahı" artırma çabası içindeyiz. Bu durum, insanın asıl gayesi olan manevi kurtuluşu, yani "felâhı" nasıl gölgede bırakıyor?

Sorunuzda yönelttiğiniz iki kavram (refah ve felah), benim akademik çalışmalarımın da odağında yer alıyor. Zaten bu ayrım, İslam iktisat düşüncesi ile beşer ürünü sistemlerin arasındaki en temel paradigma farklılıklarından da bir tanesini oluşturuyor. Refahı tanımlarsak dünyevi yani maddi bir zenginlikten bahsedebiliriz. Buna insanın bolluk ve konfor haline kavuşması da diyebiliriz.

Milli gelir artışı (GSYİH büyümesi), bugün dünya genelinde seküler iktisat politikalarının nihai hedefi olarak karşımıza çıkıyor. Hasılada yaşanan büyüme üzerinden refah artışının yolları aranıyor. Altını çizerek belirtmem gerekiyor ki, İslam meşru kazanç yolları üzerinden elde edilen refahı, çalışmayı, istihdamı, üretmeyi ve Allah Teâlâ’nın (cc.) sunduğu nimetlerden istifade etmeyi asla reddetmez. Dünya hayatı ahiret yurdunun tarlasıdır. Ahiret hayatında bizlere gereken manevi sermayeyi kazanmanın yolu dünya hayatından geçiyor.

Buradaki temel problem, sizlerin de sorunuzda çok isabetli bir şekilde vurguladığınız üzere “araç” ve “amaç” arasındaki ilişkinin ters yüz edilmesinde saklıdır. Seküler sistemler maddi refahı ulaşılacak nihai amaç olarak görür. Bu anlayışta hayatın gayesi daha fazla tüketerek daha fazla konfora erişmektir. İslam iktisat düşüncesinde refah bir amaç değil, araçtır. Varılacak asıl hedef felaha kavuşmaktır. Felah bu dünya hayatında elde edilen geçici bir refah hali değil, hem dünya hayatını hem ahiret yurdunu kapsayan kurtuluş halidir.

Refahın, felahı gölgede bırakması, söz konusu araç-amaç hiyerarşisinin bozulması ile birlikte başlar. İnsan daha fazla refah elde edebilmek için, felahını tehlikeye atacak araçları (iktisadi hayattan örnekler verecek olursak faiz, israf, cimrilik, haksız kazanç, kul hakkı vb.) meşru olarak görme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bir adım ötesinde refah bir puta yani gayeye dönüştüğü zaman, insan refahı elde etmek için vaktini, ömrünü, ailesini ve çevresini feda eder. Kur'an-ı Kerim'in "Tekâsür Suresi"nde bahsettiği "çoğaltma yarışı" (Tekâsür), işte bu "refah"ı putlaştıran ve "felâh"ı geriye iterek hatta unutturan "bir oyalanma" halidir. İslam iktisadında refahın tezkiyesi vardır. Zekat,infak, şükür ve tevekkül yoluyla refah bir bakıma ehlileştirilir ve felah gayesinin hizmetine sunulur. Bu tepkisel bir duruş değil, kurucu bir perspektiftir.

Modern sistem, insanlardaki "yarın kaygısını" ve "rızık endişesini" sürekli artırıyor. Bu durum, insanları nasıl bir "çoğaltma yarışına" itiyor? Bu durum karşısında bir müslümanın tavrı ne olmalıdır?

Kapitalizm tabiatı gereğince risk, kaygı ve güvencesizlik üretir. İnsanları sürekli olarak kıtlık bilinci ile kuşatmaya çalışır. Ders kitaplarının iktisat tanımı bile bu yönde şekillenmiştir. Kitapları okumaya başlayan öğrencilerimiz, iktisadın tanımı olarak karşılarında sınırsız ihtiyaçlar ve kıt kaynaklar varsayımını görürler. Bir kere bunun doğru bir tanım olmadığını ve ideolojik bir kalıp üzerine oturduğunu bilmeliyiz. Bu felsefe şunu söyler; iktisadi kaynaklar kıt ve ihtiyaçlar sınırsız olduğundan, insan hayatta kalmak için acımasız bir rekabete girmeli ve sürekli daha fazlasını biriktirmelidir.

İnsana empoze edilen bu rızık endişesi, varoluşsal bir korkuya zemin hazırlar. Geleceğinden korku duyan ve kendini güvencesiz hissetmeye başlayan insan daha fazla tüketmeye (statü arayışına) ve faizli borçlanma başlayarak kapitalizme daha sıkı bağlanmaya başlar. İşte mülakatımızın en başında Tekâsür Suresi’ne atıfla bahsettiğimiz “çoğaltma yarışı”, insanın bu rızık kaygısından türeyen patolojik bir biriktirme hırsıdır. Bu yarışta daha fazlasını elde etmek hiçbir zaman yeterli değildir. Çünkü insanın kaygısı sonsuz ve nefsi doyumsuzdur. Buraya kadar bahsettiğimiz açmazlar karşısında İslam’ın sunduğu reçete ise rızık, tevekkül ve çalışma dengesi üzerine kuruludur. Bir başka deyişle bir Müslüman’ın tavrı ne olmalıdır dediğimizde bana göre iki temel bilinç öne çıkmalıdır.

Birincisi fiili sorumluluktur. Dinimizde rızık tembelliğinin ve kaderciliğin yeri yoktur. Ne demek istiyorum? "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 39). Bu bağlamda Müslüman, rızık sanki sadece kendi çalışmasına bağlıymış gibi helal dairesi içerisinde kalarak azimle çabalamalıdır. Yani çalışır, çabalar, aklını kullanır ve tedbirini alır. Bir bakıma devesini sağlamca bağlar.

İkincisi manevi teslimiyete sarılmaktır. Müslüman’ın bilmesi gerekir ki çalışmak, evet, rızkın sebebidir, ancak rızkın yaratıcısı (Rezzâk) Allah Teâlâ (cc.)’dır. İslam inancında kaynakların kıtlığı paradigmasının yeri yoktur. Biz, "Her şeyin hazineleri bizim katımızdadır ve biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz." (Hicr, 21) ayetine inanırız. Bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı ekonomik problemlerin temelinde kıtlık değil; adaletsiz bölüşüm, israf ve hırs vardır. Müslüman fiili olarak çalışmalı, kalbî olarak kaygıdan uzak olmalıdır. Rezzâk olan Allah Teâlâ’ya (cc.) tevekkül etmelidir.

Beşer ürünü sistemlerin kaygı üzerinden empoze etmeye çalıştığı köleleştirme anlayışına karşı Müslüman’ın cevabı çalışma, hürriyet ve izzet üzerinden olmalıdır. 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda kendisinden katbekat kalabalık bir düşman ordusunun karşısına çıkarken, gerekli tüm tedbirleri aldıktan sonra beyaz kefenini giyip "Ya Rabbi! Seni kendime vekil kılıyorum..." diyerek mutlak bir teslimiyet örneği simgeleyen Sultan Muhammed Alparslan Hz.’nin duruşu bizlere örnek olmalıdır. İnsan rızkı için çalışmalı ancak kulluk bilincini asla ihmal etmemelidir. Bu bilince sahip olursak çoğaltma yarışından ve israftan uzak durabilir, şükre ve kanaate kavuşabiliriz.

Faiz, günümüz ekonomisinin temel direklerinden biri durumunda. Faizin, insani/toplumsal/manevi değerlere etkileri nelerdir?

Faiz (ribâ) meselesini sadece finansal ve teknik bir araç olarak düşünmek yerine, sorunuzda da vurguladığınız üzere çok yönlü ele almak problemi daha net anlamamızı sağlar. Bugün dünya ekonomilerinde iktisadi hayat alanı bencilliğin, hırsın ve rızık kaygısının kuşatması altındadır. Bu sistemin kalbi ve devamlılığını sağlayan yakıtı faizdir. İslam iktisadının temel direği olan bu yasağın insanlığı karşı karşıya bıraktığı tahribatı üç başlıkta ele almak istiyorum.

Bunlardan birincisi insani ve ahlaki değerlere etkidir. Almak ve vermek arasında fark olmaksızın faizli işlemlerin tamamı insanın ahlaki erdemlerini zayıflatır ve merhamet duygusunu aşındırır. Karz-ı hasen örneğinde olduğu gibi ihtiyaç sahibine karşılıksız borç vermeyi marjinalleştirir, sömürüyü normalleştirir. Faiz demek hiçbir emek ve riske katlanmadan parayı satarak elde edilen haksız bir kazanç demektir. Borç alan kimsenin o parayla kar mı ettiği yoksa zarara mı düştüğü veya iflas bayrağı mı çektiği faiz sisteminin umrunda değildir. Bu yönelim bir bakıma “paramı alırım, gerisi önemli değil” şeklindeki bencilliği hem kurumsallaştırır hem de normalleştirir. Böyle olunca elinde parası olanın çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası o kimsenin yerine çalışır. Bu yanlış yol, sermayeyi yani parayı, insandan daha değerli kılarak fıtratı ters yüz eder.

İkincisi faizin toplumsal değerlere ve adalet duygusuna olan etkisidir diyebilirim. Faiz, dinimizin adalet emrine de aykırıdır. Çünkü o bir zulüm aracıdır. Toplumsal yapıya verdiği en büyük zararlardan birisi bölüşümde adaleti bozmasıdır. Toplumun zengin kesimleri paralarını hiçbir riske katlanmadan daha da artırırken, borçlunun üzerindeki yük gün geçtikçe artmaya devam eder. Meseleye bu yönde yaklaşırsak faizin, serveti üreten kesimden (emek sahiplerinden) ve risk üstlenen kimselerden (girişimcilerden) alıp, parası olanlara (sermayedar ve finans kurumlarına) aktaran bir sömürü mekanizması olduğunu görmeye başlarız. Böylece zenginler daha da zenginleşirken, fakirlik kalıcı hale gelmeye başlar. Unutmayalım ki faiz, reel üretimi (mal ve hizmet) değil; finansal piyasalarda spekülasyonu ve borçlanmaya dayalı tüketimi de körükler. Böylece üretimden kopan suni bir zenginleşme alanı karşımıza çıktığı gibi kaynaklar israfa sürüklenirken sosyo-ekonomik krizler de yaygınlaşmaya başlar.

Meselenin üçüncü boyutunu da manevi değerlere etki olarak tarif etmek istiyorum. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim, hiçbir günah için kullanmadığı en ağır ifadelerden birini faiz için kullanmaktadır: "Eğer böyle yapmazsanız (faizi terk etmezseniz), Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açtığınızı bilin." (Bakara, 279). Neden faiz, Allah Teâlâ’ya (cc.) savaş açmaktır? Çünkü Rabbimiz’in (cc.) Rezzâk sıfatına, bereket vaadine (Allah faizi mahveder, sadakaları bereketlendirir) ve adalet emrine karşı açık bir isyandır da ondan. Faiz, parayı bir bakıma kendi kendine doğan bir put haline dönüştürdüğü için tevhid prensibine de aykırıdır. Çünkü paranın kenz (yığılma) edilerek putlaştırılması kurumsal olarak karşılığını faizde bulur. Yaşanan bu manevi tahribat, toplumun üzerindeki bereketi zedeleyerek insanı çoğaltma yarışında ebedi bir hüsranla karşı karşıya bırakır.

İSLÂM İKTİSADININ ÇÖZÜMLERİ: ADALET, TEZKİYE VE DENGE

Günümüz sistemi, parayı ve zenginliği insanın ulaşması gereken tek amaç olarak sunuyor. İslâm iktisadında iktisadın/ekonominin gayesi nedir?

Az önce beşer ürünü sistemlerin parayı, zenginliği ve refahı nihai amaç olarak belirlediğine dikkat çektim. İktisadın tek gayesinin de büyüme olduğuna değindim. Yani büyüme kendi başına bir amaca dönüşmüş durumda. İslam iktisadının gayesi ise ne daha fazla büyümek ne de daha fazla biriktirmektir. Amaç adaleti, refahı ve felahı bütünleştiren toplumsal bir düzen kurmaktır. Bunları biraz açmak isterim.

İktisadın birinci gayesi adaletin tesis edilmesi, zulmün engellenmesidir. Burada iktisadi hayattaki her türlü zulmün (faiz, sömürü, ihtikâr/karaborsa, aldatma, israf) ortadan kaldırılması ve paylaşımda adaletin sağlanması hedeflenir. Zekât, Miras, İnfak, Vakıf gibi kurumlar ve emeğe hak ettiği adil ücretin verilmesi bunu mümkün kılar. Yani gaye, "servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir meta" (Haşr, 7) olmasını engellemektir.

İktisadın ikinci gayesi Şeriat'ın temel amaçlarını korumaktır. Yani iktisadi faaliyetler; Dinin, Canın, Aklın, Neslin ve Malın korunmasını sağlamalıdır. Bugün iktisat (ki o da seküler bir zeminde) sadece malın korunması ve artırılması üzerine yoğunlaşır. Oysa İslam’da mal için canın (çevre ve işçi sağlığı), aklın (bağımlılık yapan ürünler), neslin (aile yapısını bozan çalışma koşulları) ve dinin (ahlaki değerlerin) feda edilmesi söz konusu değildir. Elbette maslahat konusunda yol alırken, nassların açıkça ifade ettiği anlam ve hükümlerin esas alınması gerektiğini ve bunlara aykırı yorumlar yapılamayacağını da hatırlatmak istiyorum.

İktisadın maslahat temelli gayesini Fatih Sultan Mehmed Han Hz. döneminden örneklendirebiliriz. Cihan Padişahı, malın korunması için çarşılar kurmuş, aklın korunması için Sahn-ı Semân medreselerini açmış, neslin ve canın korunması için de darüşşifalar (sağlık) ve imarethaneler (sosyal adalet) kurarak iktisadı topyekûn bir "maslahat" ve "umran" (medeniyet) aracı olarak görmüştür.

Üçüncü gaye ise tezkiyedir. Yani insanın ve toplumun maddi ve manevi arınmasını sağlamak. Manevi arınmanın yolu insan nefsinin hırs, cimrilik, haset ve bencillik gibi ahlaki hastalıklardan kurtulmasıdır. İlmi ile yolumuzu aydınlatan İmam Gazzâlî Hz., İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn eserinde bu saydıklarımı kalbi karartan yıkıcı kötülükler olarak isimlendirir. Gazzâlî’nin düşüncesinde iktisadi faaliyetler, insan nefsinin elinde kurtarılıp, ahlakın kontrolüne verilmesi gereken ameller olarak belirginleşir. Hocamız (kendimi İmam Gazzâlî’nin talebesi olarak görüyorum) zahiri hükümlerin ancak manevi arınma (tezkiye) ile felaha erişeceğine özellikle dikkat çeker. Tezkiye basamağının maddi arınma boyutu ise malın zekât ve daha geniş bir çerçevede infak yoluyla kul hakkından ve âtıl durmaktan arındırılmasında saklıdır. Servet toplum içerisinde dolaşmalıdır.

Toparlayacak olursam İslam iktisadının gayesi insanın kulluk ve hilafet görevini en güzel şekilde ihsan üzerine yerine getirebilmesi için gereken adil, dengeli, ahlaki ve ihtiyaçları karşılanmış bir toplumsal ve iktisadi yapıyı kurmaktır. İktisat, bu medeniyeti yüce bir gayeye (felaha) ulaştıran araç olarak görür, asla amaç değildir.

Elbette en doğrusunu Rabbimiz Allah Teâlâ (cc.) bilir.

Zaman ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz kıymetli hocam.

Ufkumuzu aydınlatan Altınoluk Dergisi’ne, sizlere ve değerli okuyucularımıza teşekkürler ederim.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

BİTMEYEN AÇLIK: TEKÂSÜR BİZİ NEREYE SÜRÜKLÜYOR?

Bitmeyen Açlık: Tekâsür Bizi Nereye Sürüklüyor?

NEFS NEDEN HEP DAHA FAZLASINI İSTER?

Nefs Neden Hep Daha Fazlasını İster?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle