Peygamberimize Salâtü Selâm Getirmenin Hükmü Nedir?
Abdullah Sert Hocaefendi, Şifâ-i Şerif’ten, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) salâtü selâm getirmenin hükmüne dair bölümü aktarıyor.
RESÛL-İ EKREM’E SALÂTÜ SELÂM’IN HÜKMÜ
Şunu bilmelisin ki, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme salâtü selâm getirmek, belli bir yer ve zaman söz konusu olmaksızın, her Müslümanın yerine getirmesi gereken bir farzdır. Çünkü Allah Teâlâ: “Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb 33/56.) buyurmuş, bütün müctehidler, müfessirler ve muhaddisler de Cenâb-ı Hakk’ın bu emrinin farz olduğunu kabul etmiş ve bu konuda görüş birliğine varmışlardır.
Farz Olan Salâtü Selâm
Müfessir İbn Cerîr et-Taberî (v. 310/922) , Allah ona rahmet eylesin, bu âyetteki salâtü selâm emrinin farz değil, mendûb olduğunu söylemiş, hattâ bu konuda ulemâ arasında fikir birliği (icmâ) bulunduğunu ileri sürmüştür. Öyle sanıyorum ki, Taberî “bu konuda ulemâ arasında fikir birliği bulunduğunu” söylerken, birden fazla salâtü selâm getirmeyi kastetmiştir. Çünkü farz olan ve insanı bu farzı yerine getirme sorumluluğundan kurtaracak olan bir defa salâtü selâm getirmektir. Birden fazlası ise mendûbtur. Resûl-i Ekrem’in peygamber olduğuna şehâdet getirmek de böyledir. Onun peygamber olduğunu ömürde bir kere söylemek farz, daha çok söylemek ise mendûb ve yapılması tavsiye edilen bir ibâdettir. Üstelik bu, Müslüman olmanın gereği ve alâmetidir.
Mâlikî kadılarından Ebü’l-Hasan ibni’l-Kassâr (v. 397/1007) şöyle demiştir: “Mâlikî mezhebi ulemâsına göre Resûl-i Ekrem’e salâtü selâm getirmek bir görev ve konuşabilen herkesin hayatı boyunca bir kere salâtü selâm getirmesi ise farzdır.”
Salâtü Selâm Getirmenin Zamanı ve Sayısı Var mı?
Mâlikî âlimlerinden Kãdî Ebû Bekir ibni Bükeyr de şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ peygamberine salâtü selâm getirmeyi bütün mü’minlere farz kılmış, ancak salâtü selâm getirmek için belli bir zaman tâyin etmemiştir. İşte bu sebeple mü’minlerin ona çokça salâtü selâm getirmesi ve bunu hiç ihmâl etmemesi gereklidir.”
Kādî Ebû Bekir ibni Bükeyr’in dediği gibi, her ibâdet için bir zamanı tâyin eden Allah Teâlâ, zikir için belli bir zamandan söz etmemiş, “Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam O’nu tesbîh edin.” (Ahzâb 33/41-42.) buyurmakla yetinmiştir. Resûli Ekrem’e salâtü selâm getirmek de bir zikir olduğundan, Cenâbı Hak şu zamanda, şu kadar salâtü selâm getireceksiniz, diye bir zaman ve sayı belirlememiştir.
Yine Mâlikî âlimlerinden Kãdî Ebû Muhammed ibni Nasr da (v. 422/1031) Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme salâtü selâm getirmenin farz olduğunu, ancak bunun belli bir zamanı ve miktarı olmadığını söylemiştir.
Kãdî Ebû Abdillah Muhammed ibni Saîd’in (v. 198/813) belirttiğine göre İmâm Mâlik ile onun mezhebine bağlı âlimler ve diğer müctehid imâmlar, Resûlullah’a salâtü selâm getirmenin her mü’mine farz olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre salâtü selâm’ın namazda veya belli bir zamanda söylenmesi şart değildir; ömründe bir defa bile salâtü selâm getiren bu borçtan kurtulmuş olur.
Tahiyyâtta Salâtü Selâm Kime Göre Farz?
Şâfiî âlimlere göre Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de, Resûlullah’ın hadislerinde emrettiği farz olan salâtü selâm, tahiyyâtta okunan “allâhümme salli ve bârik” duâlarıdır; namazın dışındaki salâtü selâm’ın farz olmadığı konusunda hiçbir ihtilâf yoktur.
Oysa namazda, tahiyyâttan sonra okunan salâtü selâmın farz olmadığı hususunda sahâbe ve tâbiîn (mütekaddimîn) ile daha sonra gelen âlimler (müteahhirîn) görüş birliği içindedir. Bunun böyle olduğunu iki ünlü imâm İbn Cerîr et-Taberî (v. 310/922) ile Ebû Ca’fer et-Tahâvî (v. 321/933) ve daha başkaları nakletmişlerdir.
İmâm Şâfiî ve ona tâbi olanlar, namazda salâtü selâm getirmenin farz olduğunu söyleyerek herkesten farklı bir görüş ileri sürmüşler ve şöyle demişlerdir: “Namazda, son oturuşta et-tehiyyâtü’yü okuduktan sonra ve selâm vermeden önce Resûlullah’a salâtü selâm getirmeyen (Allahümme salli ve bârik’i okumayan) kimsenin namazı olmaz. Salâtü selâm’ı tahiyyâttan önce okusa, namazı yine de olmaz.” Bu sözü İmâm Şâfiî’den önce hiç kimse söylemediği gibi, onun görüşünü destekleyen bir hadis de yoktur.
İmâm Şâfiî bu görüşüyle daha önceki âlimlere muhâlefet ettiği için, İbn Cerîr et-Taberî, Kuşeyrî ve daha başkaları onun bu görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve kendisini tenkit etmişlerdir.
Ünlü fıkıh âlimi ve hadis hâfızı Ebû Bekir ibni’l-Münzir5 (v. 318/930) şöyle demiştir: “Farz veya nâfile bir namazı kılan kimsenin, o namazda, (son tahiyyâtta selâm vermeden önce) Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme salâtü selâm getirmesi müstehaptır. Bir kimse kıldığı namazda salâtü selâmı terk etse, Mâlikî mezhebine, Ehl-i Medine’ye, Süfyân es-Sevrî’ye (v. 161/778) , ehl-i re’yden olan Kûfeli âlimlere (Hanefîlere) ve daha başkalarına göre onun namazı tamamdır. Âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü de böyledir.”
İmâm Mâlik (v. 179/795) ile Süfyân es-Sevrî’nin son tahiyyâtta salâtü selâm getirmeyi müstehab saydıkları, salâtü selâm getirmeyeni, (sünneti terk etmeleri yüzünden) hatâlı gördükleri söylenmiştir.
İmâm Şâfiî, namazda (selâm vermeden önce, ister kasten ister unutarak olsun) salâtü selâm getirmeyen kimsenin o namazı iâde etmesi (yeniden kılması) gerektiğini söylemek sûretiyle diğer âlimlerden ayrılmıştır. Hadis, fıkıh ve tefsir âlimi İshâk ibni Râhûye (v. 238/852) ise, kasten salâtü selâm getirmeyen kimsenin namazını iâde etmesi gerektiğini söylemiş, unutarak veya yanılarak salâtü selâm getirmeyenin ise namazı iâde etmesi gerekmediğini söylemiştir.
Mâlikî âlimi Ebû Muhammed ibni Ebî Zeyd’in (v. 389/999) belirttiğine göre, kendisi gibi bir Mâlikî fakihi olan Muhammed ibni’l-Mevvâz (v. 269/882) , Resûlullah Efendimiz’e salâtü selâm getirmenin farz olduğu kanaatindedir.
Daha sonra Ebû Muhammed ibni Ebî Zeyd, İbnü’l-Mevvâz’ın bu sözünü açıklayarak, onun (“salâtü selâm farzdır” derken) namazdaki salâtü selâmı değil, namazın dışında getirilecek olan salâtü selâmı kastettiğini söylemiştir. Mâlikî fakihi Muhammed ibni Abdilhakem (v. 268/881) ve başkaları da aynı görüştedir.
Mâlikî kadılarından Ebü’l-Hasan ibni’l-Kassâr (v. 397/1007) ile yine Mâlikî kadılarından olan Ebû Muhammed Abdülvehhâb ibni Nasr (v. 422/1031) , Muhammed ibni’l-Mevvâz’ın tıpkı İmâm Şâfiî gibi namazda salâtü selâm getirmenin farz olduğu görüşünü benimsediğini söylemişlerdir.
Mâlikîlerin Namazda Salâtü Selâm Hakkındaki Üç Görüşü
Mâlikî âlimlerden Ebû Ya’lâ el-Abdî (v. 490/1097) , namazda salâtü selâm getirme konusunda Mâlikîlerin üç farklı görüşe sahip olduklarını; bazılarının (İmâm Şâfiî ve Şâfiî âlimleri gibi) vâcip (farz), bazılarının (Ebû Hanîfe ve Hanefî âlimleri gibi) sünnet-i müekkede, bazılarının da (İmâm Mâlik ve bazı Mâlikîler gibi) mendûb dediklerini söylemiştir.
Şâfiî mezhebine bağlı âlimlerden Hattâbî (v. 388/998) ve aynı mezhebe bağlı başka âlimler, namazda salâtü selâm getirme konusunda İmâm Şâfiî’den farklı düşünmüşlerdir. Hattâbî şöyle demiştir: “Namazda salâtü selâm getirmek vâcip (farz) değildir. İmâm Şâfiî dışındaki birçok âlimin görüşü budur. İlk Şâfiî âlimlerden, bu konuda İmâm Şâfiî ile aynı görüşü paylaşan birini bilmiyorum.”
Namazda salâtü selâmın farz olmadığının delili; İmâm Şâfiî’den önceki İslâm âlimlerinin, namazda salâtü selâm getirmemenin namazı bozmadığı konusunda görüş birliği etmeleridir.
Ayrıca İmâm Şâfiî’den sonra gelen âlimler, onun: “Namazda salâtü selâm getirmek farzdır” şeklindeki görüşünü çokça tenkit etmişlerdir.
Resûlullah Ashâbına Teşehhüd’ü Öğretirdi
Teşehhüd, tahiyyâta oturulduğu zaman okunan duâyı ifâde eden bir terimdir. Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin tahiyyâta oturduğu zaman on üç kadar farklı duâ okuduğu bilinmektedir. Hanefîlerin tahiyyâtta okuduğu duâ, bu hadiste sözü edilen Abdullah ibni Mes’ûd’a ve yanındaki sahâbîlere Peygamber Efendimiz’in öğrettiği duâ olup “Resûli Ekrem’e Salâtü Selâm Getirmenin Tavsiye Edildiği ve Makbûl Görüldüğü Yerler” bahsinde gelecektir (bk. II, 421).
Esasen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin Abdullah ibni Mes’ûd’a (v. 32/652) öğrettiği teşehhüdü, İmâm Şâfiî de benimsemiştir; nitekim bu teşehhüdde Peygamber Efendimiz’e salâtü selâm yoktur. Aynı şekilde Ebû Hüreyre, Abdullah ibni Abbâs, Câbir ibni Abdillah, Abdullah ibni Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî, Ebû Mûsâ el-Eş`arî, Abdullah ibni’z-Zübeyr’in rivâyet ettiği teşehhüdlerde de Peygamber Efendimiz’e salâtü selâm yoktur.
Ashâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Abbâs ile Câbir ibni Abdillah: “Peygamber Efendimiz bize, Kur’an’dan bir sûreyi öğretir gibi, tahiyyâtta okuduğumuz teşehhüdü de öğretirdi.” demişlerdir.
Peygamber Efendimiz’in ashâbına öğrettiği bu teşehhüd duâsı şöyledir: “etTahiyyâtü’lmübârekâtü, es-salavâ tü’ttayyibâtü lillâhi, esselâmü aleyke eyyühe’n nebiyyü ve rahmetullahi veberekâtüh, esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’ssâlihîn. Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlüllah.” (Müslim, Salât 60, nr. 403; Ebû Dâvûd, Salât 177, 178, nr. 974.)
Bu haberin bir benzeri Ebû Saîd el-Hudrî’den de rivâyet edilmiştir.
Abdullah ibni Ömer de (v. 73/692) şöyle demiştir: “Mekteplerde çocuklara öğrettikleri gibi, Hz. Ebû Bekir de minberde bize teşehhüdü öğretirdi.”
Bu rivâyete göre teşehhüd “etTahiyyâtü vessalavâtü ve’ttayyibâtü lillâhi” diye başlamakta ve Abdullah ibni Mes’ûd’un rivâyet ettiği ilk hadiste geçtiği gibi devam etmektedir. (İbni Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), I, 260, nr. 2990.)
Teşehhüdü aynı şekilde Hz. Ömer radıyallahu anh de minberde öğretirdi.
Bu rivâyetteki teşehhüd ise “etTahiyyâtü lillâhi, ez-zâki yâtü lillâhi, ettayyibâtü’ssalavâtü lillâhi” diye başlamakta, Abdullah ibni Mes’ûd’un rivâyet ettiği ilk hadiste geçtiği gibi devam etmektedir. Kādî İyâz’ın burada, çeşitli sahâbîler tarafından rivâyet edilen farklı teşehhüd duâlarından söz etmesinin sebebi, onların hiçbirinin sonunda Resûlullah’a salâtü selâmın bulunmadığını göstermek ve böylece namazda salâtü selâmın farz olmadığını teyit etmektir. (Mâlik, Muvatta’, Salât 53.)
Peygamber Efendimiz bir hadisinde: “Bana salâtü selâm getirmeyen kimsenin namazı kabul olmaz” buyurmuştur. (İbni Mâce, Tahâret 41, nr. 400.)
Bu hadisin tamamı şöyledir: “Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest alırken besmele çekmeyenin abdesti yoktur. Allah’ın Resûlü’ne salâtü selâm getirmeyenin de namazı yoktur. Ensârı sevmeyenin de namazı yoktur.”
Mâlikî kadılarından Ebü’l-Hasan ibni’l-Kassâr (v. 397/1007) bu hadisin, namazda salâtü selâm getirmeyen kimsenin namazı kabul olmaz değil, namazı mükemmel olmaz anlamına geldiğini veya “Hayatında bana bir kere bile salâtü selâm getirmeyenin namazı kesinlikle olmaz” anlamına geldiğini söylemiştir.
İbnü’l Kassâr, bu sözüyle, hadîsi şerîften İmâm Şâfiî gibi “namazda salâtü selâm getirmenin farz olduğu” anlamının çıkarılamayacağını, zira hadisin “Namazda salâtü selâm getirmeyen kimsenin namazı mükemmel olmaz” anlamına geldiğini söylemektedir.
Zâten bütün hadis âlimleri bu hadisin rivâyetinin zayıf olduğunu söylemişlerdir.
Kādî İyâz’ın da dediği gibi, hadis âlimleri bu hadisi senedinde güvenilmeyen bir râvi olan Abdülmüheymin ibni Abbâs bulunduğunu, bu yüzden de hadisin zayıf olduğunu ileri sürmüşler, ancak Hindistanlı hadis âlimi Ebü’lHasan Nûreddîn esSindî bu hadisin, adı geçen râvinin bulunmadığı bir başka senedle de rivâyet edildiğini söylemiştir. (bk. Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr (Selefî), VI, 121, nr. 5699.)
Hz. Hüseyin’in torunu Ebû Ca’fer Muhammed el-Bâkır’ın (v. 114/733) ashâb-ı kirâmdan Ebû Mes’ûd el-Ensârî’den3 (v. 40/660), onun da Peygamber Efendimiz’den rivâyet ettiğine göre Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur:
«Kim bir namaz kılar da, o namazda bana ve ehl-i beytime salâtü selâm getirmezse, onun kıldığı namaz kabul olmaz.» (Dârekutnî, es-Sünen, I, 355.)
Hadis hâfızı ve kırâat âlimi Dârekutnî5 (v. 385/995) şöyle demiştir: “Doğru olan bu sözün Resûl-i Ekrem’in değil, Ebû Ca’fer Muhammed ibni Ali ibni Hüseyn’in (diğer bir söyleyişle Hz. Hüseyin’in torunu Muhammed el-Bâkır’ın) sözü olduğudur.
Muhammed el-Bâkır şöyle demiştir: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ve onun ehl-i beytine salâtü selâm getirmeden kılacağım bir namazın tamam olmayacağı kanaatindeyim.” (Dârekutnî, es-Sünen, I, 355-356.)
Kaynak: Kadı İyaz, Şifa-i Şerif









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!