Osman Nuri Topbaş Hocaefendi 16 Şubat 2026 Sohbeti - Namaz

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin 25 Ocak 2025 Cumartesi, Çilehane Camii'nde yapmış olduğu sohbetin bir kısmıdır.

NAMAZIN FARZ OLMASI

Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere bildirilen farzlar, Cebrâîl -aleyhisselâm- vâsıtasıyla vâkî olmuştur.

Namaz ise, Mîraç’ta doğrudan doğruya, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından emredilmiştir.

Namazda ayrı bir sır var.

Namaz, dînin direği, mü’minin mîrâcı... Namazla kazanılacak kemâlât, hiçbir ibadetle kazanılamaz.

Namazlarımız, miraçlarımızın irtifâ ölçüleridir.

Âhirette hesabı ilk görülecek ve sorulacak amelimiz, namazdır.

Bir mü’minin; beş vakit namazı kılmaması, korkunç bir ihmal ve günahkârlıktır.

Namaz öyle ehemmiyetlidir ki; savaşta düşman hücumu endişesi altında dahî terkine müsaade edilmemiştir.

Böyle durumlarda nöbetleşe ve birbirini koruyarak kılınacak namaz «salât-ı havf / korku namazı» olarak tarif buyurulmuştur. (Bkz. en-Nisâ, 101-103)

Kıyâme Sûresi’nde buyurulur:

“O (cehennemlik kişi), (Peygamber’in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı. Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.” (el-Kıyâme, 31-33)

Bu âyet-i kerîmelerde;

«Namaz kılmamak» ve kibirli yürüyüş, kâfirlerin vasıfları arasında sayılıyor.

Cenâb-ı Hak namaz husûsunda;

“…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Peki, nasıl bir namaz?

Efendimiz buyurur:

“Namazı benden gördüğünüz gibi kılın...” (Buhârî, Ezân, 18)

Efendimiz’in namazı nasıldı?

Abdullah bin Şıhhîr -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in namazdaki huşûunu şöyle anlatıyor:

“Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157/904; Nesâî, Sehv, 18)

“Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 2)

Huşû; tevekkül ve teslîmiyeti artırır. Cenâb-ı Hak huşû sahibi bir mü’mine sığınak, barınak ve hattâ bir liman olur.

Böylesi bir kul, Yüce Kudret’e sığınmakla, ebedî huzur iklîminin içine girmiş olur.

Bir savaşta Hazret-i Ali’nin baldırına ok saplanmıştı. Verdiği büyük ıztıraptan dolayı da çıkarılamamıştı. Ancak namazda çıkarılabildi.

Hazret-i Ömer’i bir mecûsî mızrakla yaralamıştı. Devamlı bir sûrette kan kaybediyordu.

Bir müddet sonra kendinden geçti ve bayıldı. Fakat namaz vakitleri girdiğinde kulağına:

“–Namaz yâ Ömer, namaz!” deniliyordu. Ömer -radıyallâhu anh-, hayret verici bir irâdeyle ayılıp o hâliyle namazını edâ ediyordu. Sonra da:

“–Namazı olmayanın İslâm’da yeri yoktur!” deyip tekrar kendinden geçiyordu.

Namazın kalp huzuruyla kılınması; uhrevî sevap ve kıymetinin yanında, dünya hayatında da rûhî / psikolojik bir ferahlık sağlar.

Nitekim;

Asr-ı saâdette psikiyatrik bir buhran yok!

Sosyal taşkınlık ve rahatsızlık da yok!

Mütefekkir Cemil MERİÇ’in güzel bir tâbiri var:

“Namaz, psikiyatrik bir tedavidir. Çünkü namaz kılan, kendini yalnız hissetmez. O, en büyük güce bağlıdır. O gücün inâyeti içindedir. Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz...

Oruç, (zekât ve infak) gibi ibâdetlere devam eden bir toplumda, içtimâî isyanlar olmaz. Bunun sonucunda büyük buhranlar yaşanmaz, zulüm olmaz.”

Namazın fıkhî şartı nasıl tahâret ve abdest ise, mânevî şartı da Cenâb-ı Hak ile kalben beraberliktir.

Bedenin kıblesi kâbe, kalbin kıblesi ise Cenâb-ı Hak olacak.

CEMAATLE NAMAZIN EHEMMİYETİ

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz namazı cemaatle kılma husûsunda hiçbir mâzereti kabul etmedi.

(Abdullah bin Ümmi Mektûm)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in;

  • Cemaatle namaza tembellik göstermeyi nifak alâmeti olarak saydığını unutmayalım.

Tâbiîn neslinin büyük imamlarından Ebu’l-Âliye -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, onun namaz kılışına bakardık:

  • Eğer namazını (tâdîl-i erkân ve huşû ile) güzelce kılarsa; «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk.
  • Şayet namazını gafilâne kılarsa; «Onun, diğer işleri de böyle (dikkatsiz ve tutarsız)dır.» diyerek yanından kalkardık.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

Demek ki;

Namaz, kulun bir nevî ahlâk karnesidir. Mânevî şahsiyet ve karakterinin bir aynasıdır.

Namaz, kulun ilâhî huzura dâveti. Mü’minin kulağı ezanda olacak. Edep ile namaza hazırlanacak…

“Ey Âdemoğulları! Her (mescide gidişinizde ve her) secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin...” (el-A’râf, 31)

Cenâb-ı Hak, insan anatomisini secdeye en müsait şekilde halk etmiş.

Bedenler secde eder, ruhlar Allâh’a yaklaşır.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- naklediyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin sağlığında Kudâa Kabîlesiʼnin Beliyy boyuna mensup iki zât, birlikte İslâmʼa girmişlerdi. Bunların birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene sonra yaşayıp öyle vefât etmişti.

Talha bin Ubeydullah -radıyallâhu anh-;

«–Rüyamda; bir sene sonra vefât eden şahsın, şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim.» dedi.

Sabah olunca Hazret-i Talhaʼnın bu rüyası Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe anlatıldı. Rüyayı dinleyen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, -başta namaz olmak üzere- bütün ibadetlerin mükâfâtını gösteren şu cevâbı verdi:

«‒O (bir sene sonra ölen kardeş), şehîd olan kardeşinden sonra Ramazan orucunu tutmadı mı? Bir sene, altı bin şu kadar rekât namaz kılmadı mı? (O hâlde ikisi arasında bu kadar fark tabiî ki olacak.)” (Ahmed, II, 333)

Kıyâmet gününde, hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mekânda ilâhî bir gölge ile taltîf edilecek yedi sınıf kimseden biri de «kalbi mescidlere asılı olan» mü’mindir. (Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24)

Namaz kalbi muhâfaza ediyor.

“…Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar...” (el-Ankebût, 45)

Fakat Cenâb-ı Hak, sırf şekilde kalan, gâfilâne bir namaz istemiyor. Böyle namaz kılanlar hakkında:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara.” (el-Mâûn, 4) buyuruyor.

Müddessir Sûresi’nde bildirildiği üzere Sekar Cehennemi”ne girenlerin beş vasfı:

–Biz namaz kılanlardan değildik,

–Fukarâya yemek yedirmezdik,

–Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık,

–Cezâ gününü de yalanlardık.

–O hâldeyken ölüm bize gelip çattı.

Ebû Firas -radıyallâhu anh-, “Cennet’te Efendimiz’le beraber olmayı” istediğinde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurdu:

“−Öyleyse çok namaz kılıp secde ederek, kendin için bana yardımcı ol!” (Müslim, Salât, 226)

Peygamberimiz; farz namazların yanında, teheccüd, işrak, kuşluk, evvâbîn, hâcet, şükür, istihâre, husuf ve küsuf namazlarına büyük ehemmiyet verir, Cenâb-ı Hakk’a dâimâ secdelerle yaklaşırdı.

“Namaz gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199) buyururdu.

Allah Rasûlü için secdeler, hayatının en büyük lezzeti idi.

Peygamber Efendimiz hiçbir günahı olmadığı hâlde geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılmışlardır. Yorgun düşünceye kadar saatlerce Kur’ân okumuşlardır.

Namaz, kulun daha bu dünyada iken Rabbine mülâkî olması, O’nun huzuruna çıkmasıdır.

Namaz, Hak âşıkları için doyulmaz bir lezzettir.

SABIR VE NAMAZ İLE YARDIM İSTEMEK

 “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allâh’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir vazifedir.” (el-Bakara, 45)

Namazda teslîmiyet vardır. Onun içindir ki, ham nefse gîran gelir.

Nefislerine mahkûm olanlar, namaza yaklaşamazlar. Nefs engelini aşamayanlar, sûret yapısında kalırlar ve gerçek namaz, pek az kimseye nasîb olur.

Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh- diyor ki:

Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e geldi ve:

“–Yâ Rasûlâllah! Bana (dini) öğret, ancak kısa ve öz olsun!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Namaza kalktığında, dünyaya vedâ eden bir kimse gibi namaz kıl!

Özür dilemen gereken bir sözü söyleme!

İnsanların elinde bulunan şeylerden de ümidini kes!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

İbrahim -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ ediyor:

“Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duâmı kabul et!” (İbrahim, 40)

“Nefsini kötülüklerden arındıran, Rabbinin ismini zikredip namaz kılan, felâha erer.” (el-A’lâ, 14-15)

Âyette Hazret-i Meryem’e şöyle hitâb ediliyor:

“Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) rükû edenlerle beraber sen de rükû et!»” (Âl-i İmrân, 43)

Hazret-i Mevlânâ şöyle buyuruyor:

“Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez, beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?”

“Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki Hak âşıkları dâimâ namazdadırlar. Zira onların gönüllerindeki aşk ve ciğerlerini yakıp kavuran o ilâhî muhabbet, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçip gider!..”

Âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“…Benʼi zikretmek (hiç unutmamak, dâimâ hatırlamak) için namaz kıl!” (Tâhâ, 14)

EN HAYIRLI AMEL NAMAZDIR

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

“En hayırlı ameliniz, namazdır…” (Muvatta’, Tahâret, 6)

“Kıyâmet günü kulun hesâba çekileceği ilk amel, namazdır.

Eğer kul, namazlarını Allâh’ın istediği şekilde edâ etmiş ise, felâha erer ve maksûduna nâil olur.

Namazlarını edâ etmemiş veya gafletle kılmışsa, kaybeder ve hüsrâna uğrar.

Şayet farzlarından bir şey noksan olursa, Azîz ve Celîl olan Rabbimiz:

«Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?» buyurur. Farzların eksiği nâfilelerle tamamlanır. Sonra kul diğer amellerinden de bu minvâl üzere hesâba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188/413; Nesâî, Salât, 9/462)

Yine Peygamber Efendimiz’e:

“–Amellerin hangisi daha fazîletlidir?” diye sorulmuştu.

“–İlk vaktinde kılınan namazdır.” buyurdular. (Tirmizî, Salât, 13/170; Ebû Dâvûd, Salât, 9/426)

Namazı geciktirmeden kılmak lâzım. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Namazın ilk vaktinde Allâh’ın rızâsı, son vaktinde ise affı vardır.” (Tirmizî, Salât, 13/172)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vakti girdiği anda hemen namazını kılmaktan çok hoşlanırdı.[1] Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle buyuruyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namazı son vaktine kadar iki defa bile tehir etmeden Allah Teâlâ O’nu katına aldı.” (Tirmizî, Salât, 13/174; Ahmed, VI, 92)

ALLÂH’A YAKLAŞMAK VE CENNET’E GİRMEK İSTEYEN NAMAZ KILSIN

Sevbân -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığımda Allah beni cennetine koysun!”

“–Allâh’a en sevgili amel hangisidir?” gibi sorular sorduğunda, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona şu cevâbı vermiştir:

“–Allah için çokça secde etmeye bak!

Zira kendisi için bir secde yaptığında, Allah Teâlâ seni bir derece yükseltir ve bir günahını siler.” (Müslim, Salât, 225)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Kişi rükû ve secdesini tam yaparak namazı güzel bir şekilde edâ ederse, namaz o kişiye:

«–Beni muhâfaza ettiğin gibi Allah da seni muhâfaza etsin!» der. Namaz yükseltilir (ve kabul edilir).

Kişi rükû ve secdesini tam yapmayarak namazını güzelce edâ etmezse namaz ona:

«–Beni zâyî ettiğin gibi Allah da seni zâyî etsin!» der. Kıldığı namaz, bir paçavra gibi toplanıp o kişinin yüzüne çarpılır.” (Beyhakî, Şuab, III, 143; Süyûtî, Câmi, I, 58/364)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“−En kötü hırsızlığı yapan insan, namazından çalan kimsedir.” buyurmuştu.

Sahâbe-i kirâm -radıyallâhu anhum-:

“−Yâ Rasûlâllah, kişi na­mazından nasıl çalar ki?” dediler.

“−O, rükûsunu ve sec­desini tam olarak yapmaz. Rükû ve secdeden kalkınca belini tam olarak doğrultmaz.” buyurdu. (Ahmed, V, 310; Dârimî, Salât, 78)

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Aklını başına al da namazdan yalnız zâhiren değil, mânen de istifâdeye bak! Tane toplayan bir kuş gibi, Allâh’ın azametinden habersiz bir şekilde sadece başını yere koyup kaldırma!..”

Namazın zevkine ermek, ibadetlerden mânevî lezzet alabilmek için, haramlardan uzak durmak gerek.

Haram lokma yemek, gözün şeytânî vitrinlere kayması, kulağın ve lisânın; mâlâyânî, gıybet, yalan ve benzeri sözlerle kirlenmesi, kalbimizin; huşû, vecd ve istiğrak gibi rûhânî istîdatlarını köreltir.

HİÇBİR ŞEY NAMAZDAN ALIKOYMAMALI

“Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37)

NAMAZI TERK ETMEK KİŞİYİ CEHENNEME YUVARLAR

“…Onlara, çok merhametli olan Allâh’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.

Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bunlar da «Gayya»yı boylayacaklar (ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler).” (Meryem, 58-59)

Dipnot:

[1] Bkz. Buhârî, Salât, 48.

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.