Ne Yiyelim, Nerede Yiyelim?

Ne yemeliyiz ve nerede yemeliyiz? Helâl ve sağlıklı gıdalar, kültürümüz ve maneviyatımız açısından seçimlerimizde nasıl fark yaratır?

İnsanın doğuştan getirdiği bazı ihtiyaçlar var. Gıda, ilim ve terbiyeye muhtaç doğuyoruz. Gıda; helâl ve tayyib ise, insan bir ömür âbâd ve ihyâ oluyor. Ya tersi olursa? İşte bugün, gıdanın bu yönünü ciddiyetle ele almak gerekiyor. Tohumundan üretimine, fabrikasyon işleminden sofralarımıza gelene kadar rızkımız hangi aşamalardan geçiyor, bunu bilemiyoruz. Şehirleşmeyle gelen çalışma temposunun yoğunluğu, vaktin sınırlı olması ve kolaycılık, bizi hazır gıdaya muhtaç kılıyor. “Yaşamak için yemek”, bir kelâm-ı kibar olarak anıladursun, hedonist/hazcı kaygılar, insanları “yemek için yaşamak” seviyesine düşürüyor.

Selçuklu, Osmanlı ve Türk-İslâm geleneklerinin mezcedildiği Türk mutfağı zengin, doyurucu, göze ve mideye hitap eden yapısıyla dünya mutfakları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Sarması, dolması, su böreği, baklavası, kebabı, güllacı, çorba çeşitleri ve daha sayamayacağımız onlarca yemeğiyle Türk mutfağı, günümüz insanını doyurmaya yetmiyor. Fast food, katkılı ve şüpheli gıdalar, doymak bilmeyen gözler ve mideler, bizi kültür mirasımızdan koparıyor.

Aşçı Türbesi

Tasavvufî gelenekte helâle ve lokmaya büyük önem verildiğini biliyoruz. Mevlevîlikte sofra, “Somat” olarak anılıyor ve yemek hazırlığı titizlikle yürütülüyor. Sofrayı dervişler hazırlıyor. Konya Mevlânâ Türbesi’nde balmumu heykellerini gördüğümüz sofra kültüründe, Kazancı Dede’den Pazarcı’ya, Matbah-ı Şerif’te çalışan kim varsa hepsi dervişlerden oluşuyor.

Mevlânâ Hazretleri’nin aşçısı olan Ateşbâz-ı Velî de, pişirirken pişenlerden... Konya Meram’da bulunan türbesi, âdeta ziyaretçi akınına uğruyor ve Dünya’daki tek aşçı türbesi olarak biliniyor. Yûsuf bin İzzeddin’e (ö. 684/1285), “ateşle oynayan kişi” anlamına gelen Farsça “âteşbâz” unvânının verilmesi şu menkıbeye dayanıyor:

Bir gün mutfakta odun kalmadığını arz etmek üzere Mevlânâ’nın huzuruna girer. Mevlânâ’nın latîfe olarak:

“-Kazanın altına ayaklarını sokarak kazanı kaynat!” demesi üzerine öyle yapar; ayak parmaklarından çıkan alevlerle aşı pişirir. Kerametin açıklanmasını istemeyen Mevlânâ:

“-Hay âteşbâz, hay!” der.

Böylece Yusuf bu olaydan sonra “Âteşbâz” unvânıyla anılmaya başlar.[1]

Bir Âdap ve Erkân Mektebi: Mevlevî Mutfağı

Tasavvufî terbiyede çeşitli usûller vardır. Mevlevîlikte, insan, pişmeye mutfakta başlar. Rasûlullâh’ın sünnetleri zarâfetle îfâ edilir. Mutfağa ibadet vecdiyle ve abdestli girme, kaplara abdest aldırma, mutfağa yabancıları almama, tekkelerde bulunan kazanları nazarlardan sakınmak için bezlere sarıp kaldırma, “lokmaya hû, lokmaya salâ” diyerek besmele ile yemeğe başlama, yemeği tek başına değil, topluca yeme, sofrada biri su içtiği zaman kaşığı bırakıp saygıyla bekleme, tek kaptan yeme, ekmeklerin bıçakla kesilmeyip elle koparılması, kaşıkların secde vaziyetinde bırakılması, sofrada konuşmama, aşçıların çorbaları “vav harfi” şeklinde karıştırması, (vav harfi vahdeti temsil eder), dil dudak deprenmeden hâl ile anlaşma, Mevlevî mutfağının ve kadîm kültürümüzün olmazsa olmaz esaslarından.

Lokmalar Bizi Yönetiyor

Ne yiyorsak ona benziyoruz. Mevlevî sofralarında balığa yer verilmez, zira balık beyni çalıştırır. Dervişler, kalbini çalıştırmalıdır. Kadim kültürümüzde keçi etiyle beslenen kimselerin keçi tabiatlı, inatçı, ısrarcı; koyun etiyle beslenenlerin koyun tabiatlı ve uysal olduklarından bahsedilir. Hınzır eti yiyenlerin hınzır gibi eşini kıskanmayan ve bencil mizaçlı olacağı rivayet edilir.

Günümüzde bilhassa tavuk eti tüketimine dikkat edilmelidir. Hormonun en fazla olduğu et türünün tavuk olduğu dile getiriliyor. Bugün helal, haram ve şüphelinin iç içe geçtiği gıdaları tüketen insanlık, yitirdiği değerlerin müsebbibi olarak evvelâ gıdaya bakmalıdır.

Ekin Bozulursa, Nesil de Bozulur!

Hazır gıdadan nisbeten kendimizi koruyabiliriz, lâkin ekin bozuldu. Siyonist zihniyet, tohumu bozdu, gıdaların genetiğini değiştirdi. Ata tohumu ile çiftçilik yapan azaldı. Ekin bozulunca insanların sağlığı da, mânevî hâlleri de bozuldu. İş ahlâkı, kapitalizme kurban edilmeye başlandı. Eşek etinden yapılan kebaplar, hınzırın tırnağını bile boşa götürmeyen gıda, kimya ve kozmetik sektörü; içinde zeytinden zerre olmayan zeytinyağları, tereyağı diye satılan margarinler... Tarım Bakanlığı belirli aralıklarla gıdada tağşiş yapan firmaları açıklıyor ve ceza yağdırıyor. Ama kimin umurunda...

“Taklit veya Tağşiş Yapılan Gıdalar” listesinde tek tırnaklı et grubunda olan domuz eti; acı kırmızı biber, sumak gibi birçok üründe de gıdada kullanılmasına izin verilmeyen boya maddesi tespit edildi. İncelemeye alınan bir manda yoğurdunda ise, manda sütüne rastlanmadı. Özellikle et, zeytinyağı, bal, lahmacun ve kebap gibi ürünlerde taklit ve tağşiş vakaları sıkça görülüyor.

Listenin sağlığı tehdit eden ürünler bölümünde gıdada kullanımına izin verilmeyen alkol, peynirde natamisin (süt ve süt ürünlerinde küf ve maya gelişiminin önlenmesinde kullanılan E-235 kodlu koruyucu bir gıda katkı maddesi), balda, bitter çikolatada ilaç etken maddesi, ginsengli ve kahve aromalı gazlı içecekte ilaç etken maddesi yer aldı.[2]

Göz Hakkı

Eskiden, lokantalar “restoran” olmadan önce, mahremiyete dikkat edilirdi. Lokantaların pencereleri zemine kadar açık olmaz, görünen yerleri de tül ya da perde ile setredilirdi. Göz hakkı ve kul hakkı en çok sakınılan şeydi. Yöresine göre, fırın yemeği, tepsi yemeği, etli ekmek gibi yemekler yaptırıldığında; eve gelene kadar üzerine bir örtü örtülür, sokakta karşılaşılan komşulara “hak olmasın diye” ikram edilirdi. Mahalle fırınları hariç, bilhassa kırsalda hazır yemek satılan mekânlara pek rastlanmazdı. Lokantacılık, Osmanlı’da 19. yüzyıldan sonra başladı. Bu tarihlerden itibaren saray, köşk ve konaklarda alafranga sofralar görülmeye başlandı ve dışarıda yeme alışkanlıkları yaygınlaştı. İstanbul’da Pera ve Galata gibi semtlerde restoranların açılmasıyla insanlar yeme alışkanlıklarını evin dışına taşıdılar.

İllâ Tencere Yemeği!

Kebap gibi et yemekleri yahut zahmetli fırın yemekleri hariç, yemeklerin evlerde pişmesi hem sünnet, hem de güvenilir ve sağlıklı olandır. Yetişen nesle baktığımızda, sulu yemek ve tencere yemeği kültürünün yavaş yavaş terk edildiğini görüyoruz. Japon’un suşisini yiyor ama, buram buram tüten tarhana çorbasını içmiyor evlâtlar. Sofraya çağrıldığı zaman tok olduğunu söylüyor yahut odasından çıkmadan aperatif yiyeceklerle öğün atlıyor. Ev hanımları bile bir öğünü dışarıda yemenin derdine düşüyor. Çünkü dışarıda yemek zahmetsiz, hizmet masaya kadar geliyor ve istediğimiz yemeği yeme fırsatı buluyoruz. Bir de modernite bunu dayatıyor. Oysa ki evde kaynatılan çorbanın, kokusuyla bütün evi saran anne yemeklerinin, hamur işlerinin, hattâ ekmek arası ikram edilen yiyeceklerin bile tadı hiçbir restoranda yok.

Ailesini seven sâliha bir hanım, yemeğini bir pilav dahî olsa, abdestli, besmeleli, salavâtlarla, duâlarla yapıyor. Yazdan turşusunu kuran, kışlık hazırlıklarını yapan, akşamın yemeğini sabahtan düşünen ya da hazır eden, misafirini dışarıda değil, gönüllü hazırladığı aile sofrasında ağırlayan hanımlar ömürlük bir teşekküre lâyıktır. Aynı şekilde, ailesini kahvaltıyla güne başlatıp evlâtlarını kahvaltıyla okula uğurlayan, okulda yiyecekleri gıdaları evde hazırlayan, kabul günlerinde misafirlerini kafelerde değil, ev konforu ve sıcaklığında ağırlayan hanımlara ne mutlu!.. O yuvalardan bereket eksik olmaz, biiznillâh...

Tabi Tabi... Atalarınız da Espresso İçerdi...

Sosyal medyada, Üniversiteli öğrencilere yönelttiği:

“-Aylık ne kadar harcıyorsunuz?” sorusuna uçuk kaçık cevaplar alan muhabir tekrar soruyor:

“-En çok nereye harcama yapıyorsunuz?”

Gençlerin mühim bir kısmı, dışarıda yemek yemeye ve kahveye harcama yaptıklarını dile getiriyor. Türk kahvesinin tadını bilmeyen nice genç, harçlıklarını/burslarını kağıt bardaklarda sunulan kahvelere yatırıyor. Kahve içmeden uyanamayan gençlik, ekranın ve hazır gıdanın esiri olmuş görünüyor.

Pembiş Kuryeler

Pembe mor konseptli motorlu kuryeler olmasa, gençlik aç kalacak diyebiliriz. Gece gündüz, Ramazan ayı demeden binalarımıza gelen kuryeler de insan evlâdı... Çoğu zaman yorulmuş ve fazla çalışmış olabiliyorlar.

Buzdolabının kapağını açıp iki yumurtayı tavaya kıramayan, kendine tost yapamayan, ekmek arasını bile telefonla sipariş eden gençleri biz yetiştiriyoruz. Tencere yemeği, sulu yemek, ev yapımı yemek bilhassa yoğun çalışma ve iş temposuyla yaşayan kişiler için nâdiren tadılan gıdalar oldu. Ekmek arası, dürüm, paket ve kutuda servis edilen sun’î/yapay/ruhsuz gıdalarla beslenen bir nesil var artık. Bu gıdalar insana kasvet, tıkanıklık, rûha da ağırlık veriyor. Pişiren abdestli mi, guslü var mı, besmele çekti mi, getiren/servis eden hangi hâlet-i rûhiye içinde? Bunlara vâkıf olmak çok zor... Gıdası bozulmuş bir nesil, ne kendini müdâfaa edebilir ne de vatanı.

Serpme Kahvaltı

Reklâmı da israfı da en fazla olan öğün, kahvaltı olabilir mi? Serpmesi, açık büfesi, köy kahvaltısı derken pek çok mekânda müşterilere geniş bir yelpaze sunuluyor. Günün ilk öğünü ve uzun süren açlıktan sonra başlaması sebebiyle kahvaltı sofralarında çok fazla çeşit bulunuyor. Bunların çoğunun yenilmediği ve çöpe atıldığı mâlum... Arta kalan yiyeceklerin nereye gittiğini işletme sahiplerine ya da servis elemanlarına sormak yahut masadaki yiyeceklerimizi paket yaptırıp evimize getirmek ayıp değil. Asıl ayıp olan, hem parasını verip hem de israf ettiğimiz onca nîmete karşı yapılıyor.

Ayarı Nasıl Yapalım?

Çocuklarımız medya ve reklâmlar vasıtasıyla gördüklerine özeniyorlar. Çiğ köfte, döner, dürüm, ekmek arası, tost gibi seçenekler hesaplı ve kolay tüketilebilir olması sebebiyle bilhassa öğrenciler tarafından sıkça tercih ediliyor.

Şehir dışından gelen misafirlerimizi zaman zaman şehrimizin mahallî lezzetlerini tattırmak için, şehir dışına çıktığımızda ise bulunduğumuz yörenin lezzetlerini tatmak için dışarıda yemeyi tercih edebiliyoruz. O hâlde ayarı nasıl yapalım?

Nâdiren de olsa, çocuklarımız özenmesin, bir değişiklik olsun gibi sebeplerle evin dışında bir öğün yapıyorsak, evvelâ ciddî bir bütçe ayıralım. Ataların işaret ettiği, “Ucuz etin suyu kara olur!” sözünü unutmayalım. Hatırı sayılır, adı sanı bilinen işletmeleri seçelim. Arama motorları ve yemek sitelerinde işletmenin güvenirliği, helâl sertifikaları, kaç puan aldığı, hakkında yapılan yorumlar nelerdir, araştıralım. Yediğimiz içtiğimiz gıdanın, yemek yediğimiz mekânın hâlimize sirâyet edeceğini aklımızdan çıkarmayalım. Boykot ürünlerini satın almama, satan işletmelerde yemek yememe konusunda âgâh olalım.

Evliyâullâh’ın sözleriyle yazımızı tamamlayalım: İbrahim Desûkî -kuddise sirruh-:

“Ey kardeşlerim! Haram yediğiniz sürece, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin.” derken, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de:

“Kiminle yemek yiyorsan, onunla râbıta kurarsın.” buyuruyor.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Hasan Özönder, “Âteşbâz-ı Velî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1991, 4/57-58.

[2] https://www.cnnturk.com/turkiye/galeri/tarim-ve-orman-bakanligi-taklit-tagsis-listesi-2025-sahte-hileli-urunler-sorgulama-ekrani-guvenilirgida-tarimorman-gov-tr-2161082.

Kaynak: Fatma Çatak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476

İslam ve İhsan

YEME-İÇMEDE İSRAF

Yeme-İçmede İsraf

İSRAF ETMEMEK NEDEN HEM BEREKET HEM İBADET OLUR?

İsraf Etmemek Neden Hem Bereket Hem İbadet Olur?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle