Huzurun Kokusu Nerede Saklı?
Çocukluğumuzun o tarif edilemez huzur kokusundan, zihinlerimizi kuşatan 'sanal müftülere'... Kaybettiğimiz manevi dengeyi yeniden bulmak için kağıda ve samimiyete dönüş hikâyesi.
Fedakâr Altınoluk gönüllülerine …
KALBE DEĞEN İLK FOTOĞRAFLAR: SOHBET MECLİSLERİ
Çocukluğuma güzel izler bırakan anlardan biri de annemin beni yanında götürdüğü haftalık ev sohbetleriydi. Teyzelerin başlarını kalplerine doğru eğerek, büyük bir huşu ile sohbet dinlemeleri, zaman zaman gözlerinden süzülen yaşlar o dönemden hafızamda kalan en canlı fotoğraflardandır.
Sohbetler esnasında bazen canım sıkılsa da sohbeti yapan Nezahat Teyze’nin, o ismiyle müsemma üslubu ve sesinin tonundaki şefkat beni güvende hissettirir, bir köşede uslu uslu oyuncaklarımla oynardım. Nezahat Teyze ve eşi Metin Amca aynı zamanda bizim komşumuzdu. Emekli öğretmen olan bu güzel insanlar, Altınoluk’un ilimizdeki temsilciliğini yapar; her bir temsilcimiz gibi fedakâr gönülleriyle derginin bir haneye daha girmesi için gayret ederlerdi.
Mübarek gün ve gecelerde evlerinde sohbet ve namaz programları olur, biz de ailecek bu programlara iştirak ederdik. Onların evine gittiğimizde çocuk aklımla hep merak ettiğim şey “Acaba bu evde yaşayanların canları sıkılmıyor mu?” sorusu olurdu. Çünkü onların evinde televizyon yoktu ve burası bana farklı bir âleme girmişim hissi verirdi.
Salonlarında boydan boya bir kütüphane, kütüphanede Altınoluk’un o kahverengi klasik ciltleri, her yıl verilen hediye kitaplar, Erkam Yayınları’nın eskiden yeniye sıra sıra dizilmiş külliyatı ve pek çok dinî ve tarihî eser vardı. Bu eve derin bir sessizlik hâkimdi ama evin ruha işleyen, tarif edemediğim bir kokusu vardı.
Yıllar sonra farklı illerdeki Altınoluk gönüllülerinin evlerindeki sohbet meclislerine katıldığımda, o aşina olduğum rayiha beni yine karşıladı. O zaman anladım ki bu kokunun kaynağı birdi ve Sami ve Musa Efendilerimizin hanelerde tutuşturduğu Muhammedî muhabbet çerağından yayılmaktaydı. Evet, huzur; elle tutulan, gözle görülen bir şey değildi ama kokusu duyulabiliyordu; benim tarif edemediğim o koku, huzurun kokusuydu.
Her bir Altınoluk gönüllüsü de bu latif kokunun kalplere sirayet etmesine vesile olan birer hizmet eriydi. Onlar, ulaşabildikleri insanları sadece basılı bir mecmuayla buluşturmuyor; o kişiyi manevi bir halkaya kardeşlik bağıyla raptediyorlardı. Bu gayretin maaşı, mesaisi yoktu; tek sermayesi samimiyetti.
ÇOCUKLUK SAFİYETİYLE KILINAN NAMAZLAR
Hiç unutmuyorum; bir Berat gecesi yine o evde toplanılmıştı. Büyükler “100 rekât namaz kılacağız” dediler. Her rekâtta 1 Fatiha ve 3 İhlas… Namazı mahallemiz camiinin imamı, Alaaddin Hoca isminde kıldıracaktı. Alaaddin Hoca, güzel sesli, çocuklarla birebir ilgilenen ve mahallelinin gönlünde taht kurmuş bir hocaefendiydi. Namazı onun kıldıracak olmasının verdiği heves ve yüz rekâtın çocuk aklımda uyandırdığı merakla ben de büyüklerle beraber safa durdum. Yaklaşık üç saat sonra namaz bitti.
Çocukluk safiyeti ve ortamın huzuru ile -zaman zaman secdelerde uyusam da- bu namazda canımın sıkıldığını hiç hatırlamıyorum. Sonraki yıllarda bu namazı birkaç kere daha cemaatle kıldık. O anlarda duyduğum lezzeti hâlâ ararım.
Aradan yıllar geçti, bir gün arkadaşım “Filan yerde 100 rekat Berat Gecesi namazı kılınacakmış gidelim mi?” diye bir teklifte bulundu. Bu davet karşısında zihnime ilk gelen “Berat Gecesinde yüz rekâtlık namazın rivayeti sahih değildir”, “Kandil gecelerine mahsus özel bir ibadet yoktur” gibi cümleler oldu. Allah Allah! Ben hadis âlimi olmamıştım, fakih ya da müftü de değildim. Niçin zihnime ilk olarak çocukken kıldığım namazın huzur ve lezzeti gelmemişti de bu sözler düşmüştü? Hayat ve ölüm gerçeğini idrak edecek olgunluğa erişmişken, o namaza asıl şimdi daha büyük bir şevkle yönelmem icap etmez miydi?
Bir müddet bu durum üstüne düşününce bir şeyi fark ettim: İçimde uzman bir bilirkişi vardı ve konuşan oydu. Bu onun ilk marifeti değildi. Dinin her pratiğinde kalbime şüphe tohumları ekiyor; yerine göre müftü, yerine göre müfessir, yerine göre hadis âlimi oluyordu. Durduğu bir merkezi, belli bir mezhebi de yoktu. Bazen selefi, bazen sufi oluyor; bazen reformist bir ilahiyatçı, bazen de müteşerri bir din âlimi kesiliyordu. Daha sonra arkadaşlarımla konuşunca bu durumun bana mahsus değil, umuma şâmil bir hastalık haline geldiğini fark ettim.
Gerçekten de bugün hayatımızda büyük bir yer işgal eden ekranlar sadece ahlâkımızı yozlaştırıp imanımıza şüphe tohumları ekmekle kalmıyor, aynı zamanda içimizde birer “sanal müftü”, “sanal müfessir” ve hatta “sanal müçtehit”ler yetiştiriyor.
Çocukluğumuzda kıldığımız namazların lezzetinin sebebi kirlenmemiş bir zihin ve kalp iken, ilerleyen yaşlarda görülen nefsani ağırlığın sebebi dijital virüs ve vesveselerdi. Bu gerçekten büyük bir manevi kayıptı. Sami Efendimizin televizyon için söylediği “Kalbi meşgul eder. Huzura mânidir” sözünün mânâsını ve basılı kitap ve dergilerin kıymetini şimdi daha iyi anlar hale geldik.
Bugün dijital platformlar maneviyatımızı tanımıyor. Kâbe’yi görüp hüzünlenen kalbimiz, üç saniye sonra güldüren bir videoya maruz kalıyor. Gözyaşı ile kahkaha, huşu ile gaflet birbirine karışıyor; hissiyatımız, manevi dünyamız allak bullak oluyor. Bu korkunç akış, insanın manevi dengesini altüst ediyor.
Basılı eser okumak yazarla diz dize mahrem bir sohbet iken; dijital mecralarda sohbet, araya giren lüzumsuz bildirimler veya nasipsizlerin şüphe uyandıran yorumlarıyla sürekli ihlal ediliyor. Gözümüze ilişen tek bir zehirli söz bile kalbinizin huşusunu bozmaya yetiyor. Zira cahilin cüreti, müminin huzurunu kaçırıyor.
Fakat seçerek aldığımız basılı bir dergi veya kitapta kapaktan son sayfaya kadar her yazı, bizi bir bütünün parçası olarak hakikate davet ediyor. Bir sayfada Allah dostunun hayatını okurken yan sayfada zihni bulandıran bir içerikle karşılaşmıyoruz. Bu insicam, ruhumuzda bir huzur ve huşu hissi oluşturuyor.
ZİHNİMİZDEKİ SANAL MÜFTÜLER VE DİJİTAL VİRÜSLER
Tarihte ilginç tekerrürler vardır. Mesela vaktiyle bakımı ve masrafı ağır olduğu için o güzelim konaklar terk edilmiş, insanlar apartman dairelerine taşınmayı bir modernlik ve üstünlük alameti saymışlardı. Geniş avlulu, huzurlu hayatlar bırakılıp beton kutulara girilmişti. Zaman değişti, ihtiyaçlar dönüştü ve bugün toprağa basabildiğimiz bahçeli bir evde yaşamak ancak sayılı kişilere mahsus bir ayrıcalık haline geldi.
Şunu ifade edebiliriz ki; bugün de benzer ama tersine bir döngüye şahitlik edeceğiz. Bir zamanlar evine televizyon sokmamak, medyaya mesafeli durmak “çağdışılık” veya “yobazlık” olarak yaftalanırdı. Oysa bu yeni çağda, dijital ekranlardan bilinçli bir şekilde uzak durmak, çocuklarını tabletlerin değil kitapların dünyasında büyütmek bir “seçkinlik” ve “üstünlük” göstergesi olarak karşımıza çıkacaktır.
Artık üstünlük; hür bir beyne sahip olabilmek, kendi gelişimini ve çocuğunun zihni sağlığını algoritmaların insafına bırakmamaktır. Bununsa en somut adımı basılı eserlerden kopmamaktır.
Bizler, sohbet meclislerinin kıymetini bilen insanlarız. Nasıl ki haftalık sohbet halkalarımız, telefonların sessize alınıp ceplere konulduğu, dış dünyanın gürültüsünün kapıda bırakıldığı birer “dijital detoks” ve arınma zamanlarıysa; basılı kitap ve dergi okumalarımız da öyledir.
Bir ârif zatın söylediği gibi: “Melâike kâğıdı sever!”
Evet, bu yüzden kâğıda devam... Kalbimiz karışmasın, istikametimiz şaşmasın diye.
Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!