Müslümanı Muazzez Kılan Nedir: Kudret mi, Acziyet mi?

Bir Müslüman için acziyetini Allah’a yöneltmek, Gazze’nin direnişinde olduğu gibi nasıl izzete dönüşür?

Dua etmek, kulun acziyetini farkında olmasını ve aziz ve muktedir olan Rabbinin kudretini idrak etmesini ifade eder. “Madde planında sahip olunabilecek her şeye sahip olsam da bir sivrisineğin kanadını yaratmaktan dahi acizim. Teknolojik tüm gelişmelerin mucidi ve münşisi olsam da sen izin vermezsen bir düğmesine basmaya, dokunmaya dahi takatim, istidattım yok.” gerçekliğinin farkında olmak, aziz olan kudretin karşısında acziyet farkındalığı oluşturma ameliyesini ifade eder.

ACZİYETİMİZİ RABBİMİZE Mİ YOKSA DÜNYAYA MI İZHAR EDİYORUZ?

İnsan, Rabbinin kudretini ya sehven unutup ya da kasten görmezden gelip “ben” demeye başladığında, “Benim başarım, benim çalışmalarımın neticesi, tırnaklarımla kazıyarak elde ettim, sabahlara kadar çalışmamın semeresi” gibi “beylik” laflar ettiğinde veya kudreti kendinden menkul bir edaya büründüğünde, en basit iddiası bile kendinin büyük bir imtihanı oluverir. Düz yolda daha tökezlemeye, en girift hadiseler karşısında muvaffakiyet verilen kimse en basit ameliyede dahi önünü görememeye başlar.

Allah insanı iddiasından vurur. Bunun için de bir sopaya ihtiyaç yoktur. Nitekim dil belasının müptelası, enaniyet zindanının mahkûmu olmak için ayrı bir düşmana ihtiyaç yoktur. Kudret insanın kendinden menkul ve mütevellit değildir, ancak imtihan insanın kendi tasarrufuna bakar. Ağızdan, acziyet yerine kudret-iktidar kokan her cümle, insanın kendine karşı edindiği sinsi bir düşman oluverir.

İnsanın acziyeti, kudreti ve kuvveti kendine ait olan merciye karşı, yani Rabbine karşı olmalıdır. Madde planında yokluk veya mahrumiyet mutlak olarak acizliği ifade etmez. “Kâdir-i mutlak olan Allah”, kendine iman eden kulunu muktedir kılmaya da muktedirdir. Nitekim acizlik, mutlak manada kuvvet ve kudret karşısında yetersizliği ve yardıma her an duyulan ihtiyacı ifade eder. Bu ilimde de böyledir diğer işler ve tasarruflarda da böyledir. Bir müctehid, ictihada olan ihtiyacını karşılayabilmek için tüm ilmi gayretini ortaya koyar, Allah Teâlâ muvaffak kılarsa bir ictihad yapabilir. En sonunda “En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.” der ve “Yaptığım ictihad benim gayretimin ürünüdür, hatalı olma ihtimali de vardır, ancak yegâne ilim sahibi Allah Teâlâ’dır” diyerek bunun fevkinde ve farkında olduğunu izhar eder.

İzzetli olmak, aciz olan kulun yegâne kadir ve muktedir olan Allah Teâlâ'nın verdiği imkân, kuvvet, kudret ve inayeti İslam ve Müslüman düşmanlarına karşı kuşanmak, acziyeti Allah Teâlâ’nın kudretiyle Allah düşmanlarına karşı izale etmektir. Bu sebeple bir Müslüman, bir taraftan her namazda “Ancak senden yardım isteriz” gerçeğinin ikrarı içindeyken, her dem “Mü’minlere karşı şefkatli, merhametlidirler” hassasiyetini kuşanır. Diğer taraftan “Kâfirlere karşı muazzez ve çetindirler” kıvamında “Uhud’un eteklerinde cennetin kokusunu alıyoruz” kudretini ve izzetini taşıdığının idraki içindedir.

Müslümanın bu hissiyat ve hassasiyeti, kuru bir hamasetten ibaret değildir; kendi gerçekliğinin, İslam’ın istikbalinin ve Müslümanların mevcut potansiyelinin farkına varmadan; yani durum tespiti yapmadan gösterilen cengâverlik, “ucuz bir kahramanlıktan” ibarettir. O halde “İhtiyaçların temini ve gerçekliğin tespiti” adına yapılması gerekenler nelerdir?” sorusunu sormadan “cennet istemek veya şehadet peşinde olmak” çok da samimiyet ifade etmez. Edebiyat meclislerinde, konuşma kürsülerinde veya hitaplarında “Uhud’un eteklerinde cennet arzusunda olduğunu iddia eden” ancak iş başa düştüğünde “Savaşmadan da cennet kazanılır” rehavetine kapılan kimselerin yaptığı maalesef sınanmadığı imtihanın edebiyatını yapmaktan ibarettir.

Korkaklık ve cesaretsizlik, bir Müslüman için hiçbir zaman “tevazu veya merhametle” açıklanamaz. Merhamet, savaş veya sulh zamanı fark etmeksizin taşınması gereken, ancak kime hangi maksat ve niyetle izhar edileceği tayin edilmesi gereken ulvi bir duygudur. Ferasetli bir bakış açısı, basiretli bir imanın semeresidir. Bu sebeple insan, acziyetini, basiretsizliğini, ferasetsizliğini ve cesaretsizliğini “merhamet, tevazu ve hilm sahibi olmakla” meşrulaştıramaz.

Gazze’den Öğretilen: Dua, Acziyet ve İzzet Şuuru

Sadece vatan değil, bir akide, iman ve İslam sınavını açlık, susuzluk, ağır bombalar, acımasızca yapılan saldırılar, gözleri önünde çocukları katledilen anne-babalar, anne-babaları sadece “Allah dediği için” şehit edildikten sonra ümmetin omzuna emanet kalan kimsesiz çocuklar iki seneyi aşkın süredir Gazze’de bir imtihan veriyor. Aynı imtihanı senelerdir Suriye, Doğu Türkistan ve diğer birçok İslam beldesindeki Müslümanlar yahut kendi memleketlerinde azınlık statüsünde kalan samimi Müslümanlar da verdiler.

İslam’ın izzetini savunmak kimsenin haddi değildir, onu Allah Teâlâ üstlenmiştir. Ancak tüm şatafat ve maddi imkanlarına, demokrasilerine, teknolojilerine, askerlerine rağmen acziyet içinde olan diğer Müslümanların izzetini de iki senedir, “elinden sadece dua etmek gelen Gazze halkı” temessük ve temsil ediyor. Bir Müslümanın maddi imkanlarını kaybetmesi, ekonomi ve askeriyesinin zayıf olması caydırıcı güç olmasına mânidir, ancak izzetini ve dua edecek imanını kaybetmesi tarifi ve tamiri mümkün olmayan bir kayıptır. Ebü'l-Hasen en-Nedvî bu durumu yazdığı kitabın adını “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaydetti?” koyarak vurgulamıştır. İsmet Özel, Müslümanların gerilemesinin sadece Müslümanları değil, gayrimüslimleri de derinden etkileyen bir kayıp olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla bir Müslüman, kendi farklılığının farkında olmak zorundadır. Bu, enâniyet şeklinde diğer insanları tahkir ederek değil, iman etmiş olmakla taşıdığı sorumluluğunun mesuliyetini yerine getirerek ve hayata taşıyarak olmalıdır.

Bir Müslümanı muazzez yahut zelil yapan husus, kime ve hangi güce karşı acziyetini izhar ettiğine bağlıdır. Müslümanın Allah Teâlâ karşısındaki acziyetini ikrar ettiği müddetçe “izzet ve vakarı” temessük eder. Nitekim acizlik, izzet ve zillet, hangi kudretin karşısında yer alındığına bağlıdır. Her namazda “Allâhu Ekber” demesine rağmen kendine kudret devşirebileceği ve maddi gücüne dayanarak, dünyevi imkanlarına güvenerek kendine yeni güç odakları oluşturma derdine düştüğü müddetçe insan mağrur, mahzun ve aciz-korkak olmaya-kalmaya mahkûm olacaktır.

Kaynak: Mehmet Büyükmutu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 475

İslam ve İhsan

ACZİYET NEDEN SADECE ALLAH'A KARŞIDIR?

Acziyet Neden Sadece Allah'a Karşıdır?

ACZİYETTEN NASIL KURTULURUZ?

Acziyetten Nasıl Kurtuluruz?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.