İnsan Kendini ve Ahiretini Nasıl İnşa Eder?
Dünya hayatının bir imtihan oluşunu, insanın yaratılış gayesini, takvâyı ve âhirete hazırlığın önemini anlatan düşündürücü hakikatler.
Her insan belirli bir vakit dünyada yaşamak için gönderilmiştir. Kimi daha dünyaya fiziken adım atmadan anne karnında hayatını kaybeder, kimi çocukluk ve gençlik yıllarında “daha gök bir ekin iken” gözlerini yumar. Kimi de uzun bir hayat sürüp ömrün çetin günlerine erişir.
DÜNYA İMTİHANI: İNSAN KENDİ TABLOSUNU NASIL ÇİZER?
İnsanın gündelik hayatı da birbirine benzer. Hemen herkes hayatını devam ettirirken yer, içer, gezer, uyur, âile ve evlât sahibi olur, konuşur, güler-söyler. Bazen rütbesi yükselir, şöhreti artar, kazancı fazlalaşır, nîmetler içinde yüzer; bazen de fakirlik çeker, rızkı daralır, hastalık sahibi olur, sıkıntıya düşer. Kader, herkese farklı farklı imtihanlarla tecellî eder. Benzerlikler içindeki farklılıklar, kişilerin gönül dünyasının yansımasıdır. Kimi musibetlere gülüp geçer, kimi aynı musibeti kendi tercihleriyle aleyhine büyük bir belâya dönüştürür.
İşte gelip gittiğimiz bu dünya hayatında; her birimiz kendi rengimizi, kendi özümüzü ve gayemizi; kısaca “kendimizi” ararız. Bu dünya, kendimizi bulduğumuz, kendimiz olduğumuz ve kendimizi yansıttığımız bir tablodur. Ömür bittiğinde, biraz uzaklaşıp ortaya koyduğumuz tabloya baktığımızda yüzümüz gülüyorsa, bahtiyarız; eğer yüzümüz buruşuyorsa vah başımıza geleceklere… Çünkü yeni bir resim çizmek için ikinci bir kağıt verilmeyecek… Hatalarımızı silip rötuş yapma fırsatımız bulunmayacak… Öyleyse bu “tek hakkımızı” en güzel şekilde kullanmak; tablomuzu en güzel şekilde resmetmek zorundayız.
Allah Katında İyilik ve Kötülüğün Ölçüsü
Cenâb-ı Hak, kullarını selâmet ve saadet yurdu olan Cennet’ine dâvet etmektedir. Bunun için de tarih boyunca insanlara birçok peygamber ve kitap göndererek onları “dârü’s-selâm”a davet buyurmuştur. İnsanların bazıları bu kurtuluş davetine sahip çıkmış, hem dünyasını hem de âhiretini saadet diyarına dönüştürmüştür. Bazı insanlar da Cennet’e götürecek bu adımları takip etmek yerine Cehennem’e giden yolun parke taşlarını döşemiştir.
İnsanlar bazı kimselere “iyi”, bazı kimselere ise “kötü” derler. İnsanların bakış tarzı, tarih boyunca, toplumdan topluma, medeniyetten medeniyete farklılaşır; bugün iyi dediklerine yarın kötü, bugün kötü dediklerine ise yarın iyi diyebilirler. Hâlbuki Cenâb-ı Hak nezdinde iyi ve kötünün ölçüleri nettir, kesindir ve değişikliğe uğramaz. İnsanlar; zâhire bakarak kısıtlı imkânlarıyla ve olup bitenlerin tesirinde kalarak hükümler verebilir. Ancak Allâh’ın hükmü; hem gizliyi hem açığı, hem geçmişi hem geleceği içine aldığı için; en âdil, en kat‘î ve en doğru hükümdür.
TAKVÂ SAHİBİ İNSAN NASIL OLUR?
Nasıl güzel ahlâklı, hoşgörülü ve doğru sözlü insanlar genellikle kabul görür ve sevilirse, Cenâb-ı Hak da “kendi koyduğu ölçülerde” hayırlı insanlara ehemmiyet verir, onları sever ve rızâsına kavuşturur. Bu ölçüler, Kur’ân-ı Kerîm’inde ve Peygamber Efendimiz’in dilinde “takvâ” olarak isimlendirilmiştir.
Takvâ sahibi insanlar; zâhirlerinden ziyade kalbî hayata önem verirler. Dışlarını süslemekten ziyâde ahlâklarını ziynetlendirirler. Evlerini, durmadan değişen mobilyalarla doldurmaktan ziyâde ebedî yurtlarını inşâ ve îmâr etmenin derdindedirler. Kulakları, mazlumların feryatlarında, vicdanları hakkın ve adâletin yanındadır onların… Elleri cüzdanlarındadır; Allâh’ın verdiği nîmetleri, Allâh’ın istediği yerlere dağıtmanın heyecanındadırlar.
Onların da başına dertler, musibetler gelir. Onlar da mallarını, evlâtlarını, sevdiklerini kaybederler. Ama bu hüzün onları yıkmaz, çökertmez. Verenin de alanın da Allah olduğunu bildikleri için râzıdırlar hisselerine düşene… Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun idrâkinde olduklarından, dünyada mülkün el değiştirmesi, gönüllerini yormaz. Cenâb-ı Hakk’ın mal ve makamları; bir gün ona, diğer gün öbürüne verdiğini bilirler. Varlıkla da yoklukla da imtihan olmanın hassasiyetini yüreklerinin en derin köşesine kadar hissederler. Onlar, işlerini Âlemlerin Rabbine ısmarlarlar. Kendilerine ve dertlerine hakem olarak Allah azze ve celle’yi seçerler. Bu bakış ve niyet sebebiyle en büyük bâdireler içinde bile en ufak bir endişeye yahut tereddüde düşmezler.
“İnsan, bu imtihan âleminde muhabbet ettiği varlığın liyâkati nisbetinde bir netice elde eder. Onun içindir ki sonsuz bir iştihâ kâbiliyeti ile yaratılmış olan insan kalbi, fıtrî olan sevme temâyül ve vasfını ancak Cenâb-ı Hakk’a yönelttiği takdirde muhabbette kemâle ulaşabilir. Aksi hâlde süflî ve boş gayeler peşinde koşmaktan kurtulamaz. Ömür, hüsran çalkantıları içinde nihâyet bulur. Yani insanoğlu, tabiî ve fıtrî olan sevme meylini Rabbine ve O’nun sevdiklerine hasrettiği nisbette ve rûhâniyetinin şiddeti derecesinde mânen yükselme nîmetine sahiptir.
Nitekim insanın tâbî tutulduğu ilâhî imtihanlar, bir nevî muhabbeti nasıl kullandığı ile alâkalıdır. Bunun için Allah Teâlâ, insanın yapısına müsbet temâyüllerin yanında menfî hususiyetler de koymuştur. Bu istikâmette Cenâb-ı Hak; mutlak varlık, mutlak güzellik ve mutlak hayır gibi üç büyük sıfatından insana nasip bahşetmiş ve onu bunların zıtları olan mutlak yokluk, mutlak çirkinlik ve mutlak şer ile de mâlul kılmıştır. Âyette buyrulur:
«(Allah) ona (yani insana) iyilikleri de kötülükleri de ilham etmiştir.» (eş-Şems, 8)
İşte insanın bir ömür; câzibesine kapıldığı biri menfî, diğeri müsbet iki sonsuz zıt kutup! Ancak bilmelidir ki insan için asıl ve büyük iptilâ, menfî kutba yöneliştir. Zira bu kutba meyledenler, öyle bir körlük yaşarlar ki sırf kendilerini ve yaptıklarını beğenirler. Bu ise, beşerî aczi fark ettirmeyen büyük bir gaflet ve zaaftır. Hattâ ruh hastalıklarının en zararlısıdır. Bu, ilâhî kudrete yabancı kalıp kendinde kudret vehmiyle «ben» diyerek kibirlenmek ve gururlanmaktır.”[1]
DÜNYA ÂHİRET İÇİN NASIL DEĞERLENDİRİLMELİ?
Dünyaya geçici bir süre gelip giden; ne gelişinde ne de dünyadan ayrılışında bir payı bulunmayan, dünyadaki hiçbir şeyin gerçek sahibi olmayan insanın kendisinde “benlik” ve “gurur” vehmetmesi, ne büyük bir gaflettir!
Dünyanın bizâtihî kendisi fânî iken; insanın kendisini burada ebedî yaşayacak bir varlık olarak kabul etmesi; her gün ölen binlerce kimseyi görmezden gelip âkıbetini düşünmemesi ne büyük kayıptır.
Çok tekrar edilen şekliyle, dünya âhiretin tarlasıdır. Bu tarlayı ekmeyip boş bırakmak da diken ekip buradan gül yetişmesini beklemek de ahmaklıktır. Dünyayı en güzel kullananlar; onun gerçek hüviyetini bilip ondan gerektiği gibi istifade edenlerdir. Cennet, dünyada kazanılır. İnsan yaptıklarıyla kendi Cehennem’ini hazırlar. Kimse fazladan bu ateşe bir odun atmaz!.. Cenâb-ı Hak, kullarına zulmetmez. Kulunun işlemediği bir suç için ona ceza vermez.
Cenâb-ı Hak, cümlemize dünya gerçeğinin farkında olmayı; âhiret sermayesini daha dünyadayken devşirmeyi nasîb etsin. Huzuruna kalbi ve yüzü kara, eli boş, heybesi günahlarla dolu gitmekten hepimizi muhafaza eylesin. Rabbim her birimizin kalbini, gafletten uyandırsın. Bizleri mâneviyat iklimlerinde gezdirsin, her dâim hayır üzere kılsın. Âmin.
Dipnot:
[1] Osman Nûri Topbaş, Muhabbetteki Sır, İstanbul 2001, 11-12.
Kaynak: Nurten Selma Çevikoğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!