Müslüman, Dünyanın Tüketim Tuzaklarına Karşı Nasıl Durmalı?
Bilal Akyol’un, Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin ile yaptığı bu röportajda; modern dünyanın tüketim baskısı, ‘tekâsür’ (çokluk tutkusu) tuzağı ve Müslümanın bu kuşatma karşısındaki duruşu derinlemesine ele alınıyor.
Kapitalizmin "hep daha fazlası" üzerine kurduğu ekonomik düzen, Kur'an-ı Kerim'in "tekâsür" (çokluk tutkusu) olarak uyardığı modern bir hırsa dönüştü. Bu durum, bireyi maddi bir yarışa sürüklerken derin manevi boşluklar da yaratıyor. Peki, İslam'ın "mülkiyet bir emanettir" anlayışı, bu tüketim sarmalına karşı nasıl bir denge öneriyor?
Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin ile bu hayati meseleyi enine boyuna konuştuk. Tüketim toplumunun etkilerinden yola çıkarak, helal kazanç ile mal hırsı arasındaki ince çizgiyi, israfı önleme sorumluluğunu ve İslam'ın zekât, infak gibi adil iktisadi ilkelerini ele aldık.
Röportaj: Bilal Akyol
Bilal Akyol: Hocam, kapitalizmin oluşturduğu tüketim toplumu anlayışı ile "hep daha fazlasına sahip olma" ve "sınırsız biriktirme" arzusu modern insanın temel motivasyonlarından biri haline geldi. Bu durumun birey ve toplum üzerindeki maddi/manevi etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin: Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd, Fahr-i kainât Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) nihayetsiz salat ve selam olsun. Öncelikle röportaj alma lütfunuz ve tensibiniz sebebiyle şükranlarımı arz etmek isterim. Rabb’im bu fakiri konuşacakları konusunda isabetli olmaya ve hayrı söylemeye muvaffak kılsın.
Modern kapitalist sistemin insanlığa dayattığı tüketim kültürü, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu dönüşümün merkezinde, ihtiyaçların karşılanmasından ziyade, sürekli artan arzuların tatminine dayalı bir hayat felsefesi yer almaktadır. Kur'an-ı Kerim'in "Çokluk tutkusu sizi oyaladı" (Tekasür 102/1) ayetiyle uyardığı bu durum, içerisinde yaşadığımız çağda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu durum hem bireysel hem de toplumsal manada maddi ve manevi bazı sonuçları beraberinde getirmiştir.
Maddi planda ortaya çıkan sonuçlar tüketim toplumlarında çok boyutludur. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, mutlaka üçüncü bir vadi ister. İnsanoğlunun karnını ancak toprak doldurur" (Buhari, Rikak 10) buyurarak, insanın içindeki doyumsuz arzuya işaret etmiştir. Bu fıtri eğilim, kapitalist sistem tarafından teşvik edilince, bireyi kronik bir borç sarmalının içine itmiş; insanlar ihtiyaç duymadıkları şeyleri ne pahasına olursa olsun satın almak için, kazanmadıkları paraları harcamayla sonuçlanmıştır. Neticede bu bireysel tavır, toplumsal bazda kronik finansal stres durumunu ortaya çıkarmıştır.
Toplumsal düzeyde gelir eşitsizliği dramatik biçimde artmaktadır. Servetin giderek küçülen bir kesimde yoğunlaşması, toplumsal uyumun bozulmasına ve sınıflar arası gerilimlerin derinleşmesine neden olmaktadır. Kerîm Kitabımız Kur'an'ın "Servet, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir mal olmasın" (Haşr 59/7) emri, bu tehlikeye karşı son derece önemli bir uyarıdır.
Çevreye ilişkin boyutta ise sonuçlar daha da yıkıcıdır. Sürdürülemez tüketim alışkanlıkları, doğal kaynakların hızla tükenmesine yol açmaktadır. Bu çerçevede "İsraf, helal malı haram yolda harcamak demektir" şeklinde bir tarif yapmak hem çevre tahribatının da bir israf türü olduğunu göstermesi yönüyle hem de bugün karşı karşıya olduğumuz oldukça büyük manevi bir açmazın sebebine işaret etmesi yönüyle kıymetlidir.
Tüketim toplumunun manevi boyuttaki tahribatı belki de en göz ardı edilen ancak en derin etkidir. Modern insan, sahip olduklarıyla tanımlanır hale gelmiştir. Kur'an-ı Kerim, bu durumu şöyle tasvir eder: "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda bir övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir" (Hadid 57/20). Bu ayeti şöyle yorumlamak mümkündür: Dünya, gösterişle övünme yeridir. Ama akıllı kişi, geçici olan şeyle iftihar etmez, kalıcı olana yönelir. Belki kapitalizmin dayattığı tüketim kültürü manevi olarak insan psikolojisine de etki ettiği söylenebilir. Psikolojik düzeyde, sürekli daha fazlasına sahip olma arzusu bir doyumsuzluk sarmalı oluşturur. Mevlana’dan nakledilen bir söz bu hakikate şöyle işaret eder.: "Açgözlü zengin, fakirin ta kendisidir. Kanaat sahibi fakir ise en büyük zengindir."
Sosyal ilişkiler de bu süreçten olumsuz etkilenmektedir. Hz. Peygamber (sav) "İki şey vardır ki, çoğu insanın imtihanıdır: Sağlık ve boş zaman" (Buhari, Rikak 1) hadisiyle, maddi refahın ve bu refahın ortaya çıkardığı boşluk hissinin de bir imtihan olduğunu hatırlatmıştır. İmam Şafii "Mal, insanı kibirlendirirse dert; tevazu öğretirse nimettir" diyerek, servetin asıl tehlikesine işaret etmiştir.
Bilal Akyol: İslam, insanın sınırsız sahip olma ve biriktirme arzusuna karşı mülkiyet, servet ve rızık konusunda nasıl bir denge önerir? Bu bağlamda infak, zekât ve israfı önleme ilkeleri hangi rolü üstlenir?
Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin: İslam'ın mülkiyet anlayışı, kapitalist sistemden köklü biçimde ayrılır. "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" (Bakara 2/107) ayeti, dünyaya bakış açımızın ideal düzlemde ne olması gerektiğini beyan eder. Mülk, zahirde kulun elinde emanettir. Ancak hakikatte Allah'ındır. Kul sadece emanetçidir. Bu emanet bilinci, derin bir sorumluluk doğurur. Hz. Peygamber (sav) "Kıyamet gününde kul, malını nereden kazanıp nereye harcadığından sorulacaktır" (Tirmizi) buyurarak hesap verilebilirliği vurgular. Öyleyse dinimiz İslam, mülkiyet hakkını meşru görürken bu meşruiyetin mutlak olmadığını, sorumluluklarla sınırlandırılması gerektiğini de beyan eder. Zekât, infak ve karz ile diğergamlığı, îsârı ve ihsanı öğütleyen bir öğretiye sahip olması dinimizi ve bu kaynaktan beslenen geleneğimizi bir medeniyet olarak konumlandırmıştır.
ZEKÂT: SOSYAL ADALETİN GARANTİSİ
Zekât, İslam'ın beş rüknünden biri ve sosyal adaletin kurumsal garantisidir. "Onların mallarında ihtiyaç sahiplerinin hakkı vardır" (Zariyat 51/19) ayeti kritik bir noktayı vurgular: Zekât bir lütuf değil, fakirin zengin üzerindeki hakkıdır. Zimmetine zekât tahakkuk eden bireyin vefatı halinde varisler merhumun terekesinden zekatını ifa etmeleri bir sorumluluktur.
Zekât, servetin sadece zenginler arasında dolaşmasını engelleyen, toplumsal dengeyi sağlayan köklü bir mekanizmadır. Zengin müminler zekatlarını işin uzmanları ile müzakere ederek hesaplamaları gerekir. Verginin hesabında uzmanlık vazgeçilmez ise, Allah ve kul hakkını mezceden zekâtın tayininde ehil kimselere danışmak evleviyetin ta kendisidir.
İNFAK: PAYLAŞMANIN RUHU
İnfak (Allah yolunda harcama), İslam ekonomisinin can damarıdır. "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz" (Al-i İmran 3/92) ayeti, gerçek olgunluğun maldan vazgeçme yeteneğiyle ölçüldüğünü gösterir. Hz. Ebubekir (ra), malının tamamını infak ederken "Aileme Allah'ı ve Rasûlü’nü bıraktım" demesi, bu ruhun zirvesidir. Elbette infak ile sadece sadaka anlaşılmamalı, ihtiyaç sahiplerine karşılık beklemeden verilen karz-ı hasen de infaktır. İşte kapitalizm, paranın zaman değeri, zamanın kiralanması ve enflasyon karşısında eriyen para değerinin tazmini gibi farklı gerekçelerle karz-ı hasen infakını ve bu infakla elde edilmek istenen ruhaniyeti elimizden almıştır. Bu kapsamda İslam’ın emrettiği finansal yapıyı anlatma görevi üstlenmiş fakihlerin her platformda bu hakikate işaret etmesi elzemdir. O zaman bu röportajımızda zekât, infak ve karz üçlüsünü vurgulamalıyız.
Bilal Akyol: Modern ekonomi bireysel kazanç ve kârı öne çıkarırken, İslam’ın “Mülk Allah’ındır” ve “mülkiyet bir emanettir” anlayışı, bir Müslümanın harcama ve tüketim alışkanlıklarına nasıl yön vermelidir? Nimetlerden hesaba çekileceğine inanmak, helal kazanç ile mal biriktirme hırsı arasındaki sınırı hangi ölçülere göre belirler?
Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin: İslam hem cimriliği hem israfı yasaklar. "Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik; ikisinin ortasında dengeli bir tutum takınırlar" (Furkan 25/67) ayeti, orta yolu emreder. "Yiyin için fakat israf etmeyin" (A'raf 7/31) emri evrenseldir. İslami bir hakikat olarak israftan kaçınma esasında tüm dinlerin ve ahlaki öğretilerin ortak kabul noktasıdır.
Hz. Peygamber'in "Akan bir ırmağın kenarında bile olsan, abdestte israf etme" (İbn Mace) hadisi, kaynakların bilinçli kullanımını öğretir. Hz. Ömer'in "İsraf, helal yerde bile haramdır" sözü, israfın boyutunu gösterir. İmam Gazali israfı üç türe ayırır: Haramda harcamak, ihtiyaçtan fazlasını helalde harcamak ve yerinde ama aşırıya kaçarak harcamak.
HELAL KAZANÇ İLE MAL HIRSI ARASINDAKİ ÇİZGİ
İslam çalışmayı teşvik eder. "Namazdan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından arayın" (Cuma 62/10) emri, ibadet-kazanç dengesini gösterir. Hz. Peygamber "Helal kazanç aramak farzdır" (Beyhaki) buyurarak çalışmayı ibadet mertebesine yükseltir.
Ancak mal sevgisi tehlikelidir. "Malı topladı da saydı durdu; malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor" (Hümeze 104/2-3) ayeti tüm müminleri uyarır. Hz. Peygamber'in "İki vadisi altın dolu olsa, insan üçüncüsünü ister" (Buhari) hadisi, insanın doymaz doğasını gösterir. Bu sebeple salihler “el kârda, gönül yârda” prensibini bizlere aşılamaktadırlar.
Ayırıcı çizgi niyettir. "Zenginlik, mal çokluğu değildir. Asıl zenginlik, nefsin zenginliğidir" (Buhari). Hz. Ali'nin "Açgözlülük, ebedi fakirliktir. Kanaat, tükenmez hazinedir" sözü, bu dengeyi özetler.
Bilal Akyol: İslam'ın iktisadi ilkelerinin nihai hedefi nedir? Ve modern iktisadi sisteme ne tür kurumsal alternatifler önermektedir?
Doç. Dr. Yusuf Erdem Gezgin: İslam iktisadının amacı, sadece maddi refah değil, dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmektir. Kapitalizm ise sadece bugünü temin amacı güder dünyaya dönük yarın haricinde herhangi bir hedefi yoktur.
Hz. Peygamber (a.s.), bir duada bize dünyevi arzu ve istekler karşısında nasıl bir tavır sergilememiz gerektiğini gösterir. Böylece hem dua etmenin önemini hem de bu dua ile hedeflerimizin nasıl şekillenmesi gerektiğini öğretmiş olur.
“Allah’ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver. Bizi, cennetine ulaştıracak kadar tâatini nasib eyle. Dünya musîbetlerini hafifletecek güçlü iman ver. Allahım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl. Bize zulmedenlerden öcümüzü sen al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Bizi dinimizde musîbete uğratma. Dünyayı en büyük düşüncemiz ve gayemiz, ilmimizin sonu kılma. Bize acımayanları üzerimize musallat etme.” (Tirmizî, Deavât 80)
Zekât: Ömer bin Abdülaziz'in etkin zekât yönetimiyle tüm İslam coğrafyasında zekât verecek fakir kalmadığı, tarihi bir gerçek olarak karşımızdadır. Bu tecrübenin modern dönemde yinelenmesi hedefiyle çalışmak ütopik bir temenni değil tarihin müspet manada tekerrür etmesini arzulamaktan öte değildir.
Vakıf: Geçmişte hayri hizmetlerin örnekleri arasında vakıflar tüm dünyaya emsali bulunmaz bir çığır açmıştır. Hz. Ömer (r.a.) hayberdeki Yahudi topluluktan elde edilen malları, ganimet değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak ve ekonomik adaleti sağlamak amacıyla vakfetti. Hayber vakfı, sadece mal paylaşımı değil, aynı zamanda sosyal dayanışmayı kurumsallaştıran bir model olarak öne çıkar. Vakıf sayesinde toplumun ihtiyaç sahipleri sürekli desteklenmiş, toplumsal adalet ve sürdürülebilir yardımlaşma mekanizması sağlanmıştır. Hz. Ömer (ra), Hayber'den aldığı toprağı Hz. Peygamber'e (sav) danışarak vakfetmiş, "Aslı satılmaz, bağışlanmaz, miras bırakılmaz; hasılatı fakirlere, akrabalara, kölelere, misafirlere ve yolculara harcanır" (Buhari, Vesaya 28) demiştir. Hz. Osman (ra) Medine'nin susuz kalması üzerine Rume Kuyusu'nu satın alarak vakfetmiştir.
Faizsiz Finans: "Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı" (Bakara 2/275), "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve eğer müminseniz faizden geriye kalanı bırakın" (Bakara 2/278) ayetleri, faizin kesin yasağını koyar. "Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimse gibi kalkacaklar" (Bakara 2/275) tehdidi, faizin ağırlığını gösterir.
Hz. Peygamber (sav) "Faiz yiyen, yediren, şahitlik eden ve yazan, hepsi lanetlidir" beyanlarının tehdidi sadece Müslümanların değil tüm bir insanlığın kalbini titretir. (Müslim, Müsakat 106). İslam’ın öngördüğü sisteme muhalif tavırların başında gelen faiz, toplumun dengelerini bozar. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olur. Alternatif olarak önerilen ortalık sistemlerinin tamamı ise adaleti sağlar, zulme engel olur. Faiz, üretmeyenlerin, üretenden pay almasıdır ki bu en büyük zulümdür.
Helal Ekonomi: "Ancak sana haram kılınan şeyleri açıkladı" (Nahl 16/115) ayeti, helal-haram ayrımını netleştirir. Hz. Peygamber (sav) "Helal bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. Şüphelilerden sakınan, dini ve namusunu korumuş olur" (Buhari, İman 39) buyurmuştur.
Sadakati sadece imani düzlemde kalmayan ameliyle de sadakat timsali Sıddık-i ekber Hz. Ebubekir (r.a.) kendisine ikram edilen yemekten bir lokma yedikten sonra, bu ikramın kölesinin kahinlikten elde ettiği bir kazanç kaynaklı olduğunu öğrenince parmağını ağzına sokup kusmuş ve "Bu lokma beni öldürecekti" demiştir. (Buhari, Menakıb 6). Hz. Ömer (r.a.) "Helal mal helal yerde kullanılmazsa haram olur" buyurarak, kazancın hem kaynağının hem de harcama yerinin helal olması gerektiğini göstermiştir.
Piyasa Denetimi (Hisbe): Hz. Peygamber (s.a.v.) çarşıları bizzat denetler, ölçü-tartıda hile yapanları uyarırdı. Bir gün buğday satıcısının buğdayının içinin ıslak olduğunu görünce "Hile yapan bizden değildir" (Müslim, İman 164) buyurmuştur. "İki pazarlık eden ayrılmadıkça, birbirlerine karşı serbest olurlar. Şayet doğru söyler ve kusurları açıklarlarsa alışverişlerine bereket verilir" (Buhari, Büyu 3) hadisi, ticarette şeffaflığı zorunlu kılar. Fahr-i Kainat’ın bu uygulamaları denetim mekanizmasının piyasa uygulaması olarak tesis edildiği hisbe kurumunun doğuşunu hazırlamıştır.
Hz. Ömer (r.a.) piyasa denetçisi (muhtesip) tayin etmiş, "Çarşımızda fıkıh bilmeyen bilgisiz kimse ticaret yapmasın. Yoksa bilerek veya bilmeyerek haram yer" (Tirmizi, Büyu 4) buyurmuştur. Hz. Ali (ra) da "Terazinizi doğru tutun, malınızı tartın ve ölçün, hile yapmayın" diye denetimler yaptırmıştır. Hisbe, marufu emredip münkerden sakındırma görevidir. Piyasalarda adaleti sağlamak, tüketiciyi korumak, üreticiyi desteklemek, haksızlığı engellemek vicdani bir görev olmaktan öte kamu otoritesinin görevidir.
Velhasıl kapitalizmin insanlığa dayattığı sınırsız tüketim ve biriktirme hırsına karşı İslam, dengeli, sorumlu ve paylaşımcı bir ekonomik sistem sunar. Hz. Peygamber (sav) "En hayırlınız, insanlara faydalı olandır" (Buhari, İman 23) buyurarak, iktisadi faaliyetin sosyal amacını belirtmiştir. İslam'ın önerdiği iktisadi sistem ne sosyalizmin mutlak eşitlik dayatmasıdır ne de kapitalizmin vahşi bireyselliğidir. İslam, orta yolu, adaleti ve merhameti, dünya ve ahireti birlikte gözeten dengeli bir sistemi benimsemektedir.
İslam'ın bu köklü ve bütüncül iktisadi vizyonu, modern insanın kaybolduğu materyalist çıkmazdan kurtuluş yolunu göstermektedir. Bu sistem, sadece teorik bir ideal değil, Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler döneminde uygulanmış, İslam medeniyetinin altın çağında toplumsal refah ve adaleti sağlamış, tarihte kanıtlanmış bir alternatiftir. Bugün yeniden keşfedilmeyi ve hayata geçirilmeyi beklemektedir.
Vakit ayırdığınız ve paylaştığınız bilgiler için çok teşekkür ederiz kıymetli hocam.
Rica ederim, ben de teşekkür ederim.
Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!