MEVLİD KANDİLİ VE REBÎÜLEVVEL AYININ FAZİLETİ

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, 2016 Mevlid Kandili'nde yapmış olduğu sohbette Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin doğduğu ay olan Rebîülevvel ayının faziletini anlatıyor.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin aziz, latîf, mübârek, mücellâ, musaffâ, pâk rûh-i tayyibelerine; ehl-i beytʼin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kiram hazarâtının, cümlemizin geçmişlerinin rûh-i şerîflerine; bütün İslâm dünyasının, vatanımızın, milletimizin, selâmetine; şerirlerin şerlerinden muhafazasına, kardeşliğimizin yaşanmasına ve bu gecenin hürmetine, Cenâb-ı Hak -inşâallah- ihsân eyler, duâmızın kabûlü niyâzıyla, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Velâdet Kandilimiz mübârek olsun! Cenâb-ı Hak bu kandilimizi idrâk etmeyi nasîb eylesin!

Bugün, âhirzaman ümmeti için bir hamd günü, şükür günü, lûtuf günü. Ebedî saâdet; Oʼna ümmet olabilmek.

Bugün, bu gece, Fahr-i Kâinât Efendimizʼin teşrif ettiği gün. Cenâb-ı Hakkʼın çok büyük bir ihsânı, nîmeti…

Cenâb-ı Hak bizi lûtfuyla keremiyle, hiçbir dahlimiz olmadan, bizi insan ve müslüman olarak dünyaya getirdi. Bu çok, kâ‘bına varılmaz bir nîmet.

Ebedî hayatımız… Ebedî hayata hazırlanmak için geldik. Cenâb-ı Hak en büyük yardımda bulunuyor.

Cenâb-ı Hak kuluna, akıl, izʼan, idrâk veriyor. Gelen suhuflar, kitaplarla irşad ediyor. Kâinat, ilâhî bir mektep, bu cihan. Kâinattaki, zerreden kürreye her şeyle tefekkür etmemizi, Cenâb-ı Hakkʼın azamet-i ilâhiyyesini idrâk etmemizi, Cenâb-ı Hak arzu ediyor. Îman anahtarı, tefekkür.

En mühim; Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi üsve-i hasene, örnek karakter, örnek şahsiyet olarak bütün beşeriyete ikram etti.

Cenâb-ı Hak sâlihler arasından bir peygamber tayin eder. Peygamber topluma gelir;

“‒Ben peygamberim.” der. Toplum da der ki;

“‒Sen eğer peygambersen bize bir insanın beceremediği ekstra bir hâdise göster, mucize göster.” der.

Peygamber, geldiği o cemiyetin şartlarına göre, insanların yapamadığı bir hâdiseyi gösterir. Kalbinde îman neşvesi olanlar; “sen peygambersin” der. Fakat nefsânî hayatında kirlenmiş yürekler ise “sihir” der, vesâire der, arkasını dönüp giderler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) ve en son peygamber. Oʼndan sonra gelecek peygamber yok. Oʼnun mûcizesinin de kıyamete kadar devam etmesi lâzım. Nasıl 1400 sene evvel gelen insan, nasıl Oʼnun mûcizesini görüyorsa, Cenâb-ı Hak Oʼnun mûcizesini bugün de gösteriyor. Yarın da kıyamete kadar gösteriyor. Kimlere; kalbi olanlara…

Kurʼân-ı Kerîm, ebedî bir mûcize. “Bütün ins ve cin topluluğu, birleşin, bir benzerini meydana getirin.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 23)

Fesâhat, belâgatte mûcize. İlimde mûcize. İlim arkadan, Kurʼân önden gidiyor. Kurʼân hikmetini bildiriyor, sonra ilim onu tespit ediyor. Sayısız misaller…

Cenâb-ı Hak muhtelif âyetlerde de, Rasûlullah Efendimiz, bizim idrâkimizin ötesinde. Biz Oʼnu tasavvur edemeyiz, Oʼnun Cenâb-ı Hakkʼın indindeki mevkiini. O, “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet).

Cenâb-ı Hak muhtelif âyetlerle bizi îkaz hâlinde. Okunan âyetlerin bir kısmı da, Efendimiz hakkında bizi îkaz ediyor. Yani Cenâb-ı Hakkʼın ne kadar büyük bir lûtfuna müstağrak olduğumuzu, Cenâb-ı Hak bizi îkaz ediyor.

Salevât-ı şerîfe ile başlayalım sohbetimize:

Ol Seyyidü’l-Kevneyn Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol Rasûlü’s-Sekaleyn Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol İmâmu’l-Harameyn Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol Ceddü’l-Haseneyn Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ben bir iki misalle başlamak arzu ediyorum. Âyetler, bizim hep Rasûlullah Efendimizʼin ne kadar bize bir nîmet olduğunu bildiriyor. Bizim ebedî saâdetimiz ve bizim -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi idrâk etmemiz, bizim gücümüzün üzerinde olduğunu bildiriyor.

Bir iki misal var. Misalle başlamak istiyorum:

Bir derviş, bir ârife soruyor. Diyor ki:

“‒Cüneyd-i Bağdâdî mi büyüktür (diyor), Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diyor.

“‒Sen (diyor), ancak (diyor), seviyen, ikisinin üzerindeyse (diyor), o zaman tahlil yapabilirsin (diyor). Boyunu aşan bir şeyi tahlil etmeye kalkma!” diyor.

Diğer bir misal:

Selçuklu sultanının kızı, Mevlânâ Hazretleriʼnin mürîdesi… Kocası Kayseriʼye tâyin oluyor. Diyor ki:

“‒Kayseriʼye gideceğim (diyor). Bana (diyor), onun bir resmini, hiç yoksa götüreyim (diyor). Hatırlarım onu.” diyor.

Tabi bu câiz olan bir şey değil ama, isteği bu. Sarayın meşhur ressam ve meşhur nakkaşı Aynuddevleʼyi Mevlânâʼnın huzuruna gönderiyor. Tabi, ressam, câhil bir ressam. Diyor ki:

“‒Efendim (diyor), saraydan sizin (diyor), resminizi istediler (diyor). Müsaade edin bir çizeyim.” diyor.

“‒Peki oğlum (diyor), çizebilirsen çiz bakalım.” diyor.

Aşağı yukarı bir kağıt resmini yapıyor. Mevlânâʼya bakıyor, kağıda bakıyor. Çizdiği ayrı, karşısında duran ayrı.

“‒Herhâlde galat-ı ruʼyet oldu.” diyor. “Yanlış görüntü oldu.” diyor.

Tekrar bir kağıt istiyor. Ahmed Eflâkîʼnin beyânına göre yirmi varak kağıt eskitiyor ressam. Yirmisinde de bakıyor; çizdiği ayrı, karşısında oturan ayrı. Duruyor;

“‒Allah Allah!” diyor. “Bir (diyor) Allâhʼın velîsi böyleyse, kim bilir Allâhʼın bir nebîsi, bir peygamberi nasıldır?”

Yine, Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- bir yerden geçiyor. Geçerken aşiret reisi diyor ki:

“‒Sen (diyor), Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin yanındaydın (diyor). Oʼnu (diyor), bana şöyle bir anlat bakayım.” diyor.

O da diyor ki:

“‒Vallâhi (diyor), Allah Rasûlüʼnün ebedî güzelliklerini anlatmaya benim gücüm yetmez (diyor). Hele (diyor), tafsilat istersen onu hiç (diyor), beceremem.” diyor.

Reis diyor ki:

“‒Sen (diyor), bilebildiğin kadar anlat (diyor), görebildiğin kadar anlat (diyor). Bana (diyor), kısa ve öz olarak tarif et.” diyor.

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- şu karşılığı veriyor:

“‒Gönderilen, gönderenin kadrince olur. Oʼnu gönderen Cenâb-ı Hak olduğuna göre, sen var git Oʼnun yüceliğini tahmin et!” buyuruyor.

Okunan âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allah ve melekler Peygamberʼe salât ederler…” (el-Ahzâb, 56)

Yani burada Allah, rahmetini Rasûlullah Efendimizʼin üzerinde tecellî ettirdi. “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) olarak gönderdi. İnsana rahmet, hayvana rahmet, meleklere rahmet, nebâtâta rahmet, her şeye rahmet…

“Melekler Peygamberʼe salât ederler.” buyuruyor. Melekleri de Cenâb-ı Hak duâ ettiriyor Peygamber Efendimizʼe. Yani nasıl Cenâb-ı Hak Efendimizʼi bir taltif hâlinde. Sonra bize dönüyor Cenâb-ı Hak:

“…Ey müʼminler! Siz de Oʼna salevat getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Yani hayatımızın her safhasını Efendimizʼin her hâliyle mîzan etmek durumundayız. Aksi hâlde bu lûtfa karşı bir şükürsüzlük olur. Tabi bunun için de kalbin bütün gücünü kullanmamız zarûrî.

Yine Cenâb-ı Hak diğer okunan âyette, Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Andolsun (yemin olsun diyor) Rasûlullahʼta sizin için, Allâhʼa ve âhirete kavuşmayı umanlar ve Allâhʼı çok çok zikredenler için bir üsve-i hasene (örnek bir karakter, örnek bir şahsiyet) vardır.” (el-Ahzâb, 21)

Yani en alt kademeden, bir çöl bedevîsinden en üste, elit zümreye kadar, gelecek asırlara kadar bir misal. Yani Cenâb-ı Hakkʼın öyle bir mûcizesi ki bir insan düşünün, câhiliye insanı… İnsanlığa veda etmiş bir insan… -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin terbiyesiyle zirve insan hâline geliyor. Kız çocuğunu ananın yüreğinden söküp götüren zâlim baba, İslâmʼla şereflendikten sonra, Efendimizʼin terbiyesinden geçtikten sonra, iki büklüm olan, gözü yaşlı, merhamet dolu bir insan hâline geliyor.

Yine baktığımız zaman bir asr-ı saâdete… Bugün en çok 21. asır buhran devri. Varlıktaki buhran, yokluktaki buhran, muhteris buhran içinde… Hiç -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında buhranlı bir insan var mı? Zengini var, fakiri var, hastası var, sağlamı var, yetimi var, öksüzü var, garibi var; hepsi bir huzur içinde.

Cenâb-ı Hakkʼın bir ikramı. Ebedî bir mûcize. Üsve-i hasene; örnek şahsiyet. Fakat ne kadar yaklaşabilirsen. Yani bir şehri uçaktan gördüğün zaman, her şehri aynı görürsün. Fakat o şehre indiğin zaman, o şehri dolaştığın (zaman), sokaklarını, etrafını, insanlarını, vesâiresini, çiçeklerini, ağaçlarını yeni baştan tanırsın.

Onun için (sahâbe) -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe, muhabbetle Efendimizʼe yaklaştı. Bir şahsiyet, bir karakter gördü. O şahsiyet ve karaktere hayran oldu. “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dedi. Ve o, zengini de, fakiri de, orta hâllisi de, hepsi ihyâ oldu. Dünya, âhirete bir vâsıta hâline geldi. Cenâb-ı Hak burada da böyle büyük bir, bize bir lûtfunu bildiriyor.

Fakat burada üç tane şart koşuyor Cenâb-ı Hak:

Birincisi; “Allâhʼa kavuşmayı umanlar.”

Demek ki ne kadar Cenâb-ı Hakʼla beraberiz? Âile hayatında, ticarî hayatta, ibadet hayatında, muâmelâtta, güzel ahlâkta ne kadar Allah Rasûlü ile kalbimiz beraber? Bu şart, diyor Cenâb-ı Hak. “Allâhʼa kavuşmayı umanlar.”

Yani;

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Kalplerinin Cenâb-ı Hakʼla beraber olduğu kişiler istifâde edecek.

İkincisi; “Âhirete kavuşmayı umanlar.”

Yani fânîliğin (idrâki) içinde olanlar. Efendimiz hep, muvaffakıyetlerde de; “Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1) buyuruyor, bir şımarma gelmesin (diye). Kullar kendine izâfe etmesin muvaffakıyeti. Cenâb-ı Hakkʼın lûtfu olarak takdir etsinler. Zor zamanlarda yine Rasûlullah Efendimiz; “Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1) buyuruyor ki herhangi bir teessür olmasın.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor ki:

Müʼmin (diyor), dâimâ (diyor), tebessüm hâlindedir (diyor). İbadet eder (diyor) bir şükür, bir hamd hâlindedir. Amel-i sâlihler işler, bir hamd hâlindedir. Başına bir iptilâ gelir; yine bir;

«–Yâ Rabbi! لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا الله (gaybı Allahʼtan başkası bilemez). Ben gaybı bilmiyorum. Bu benim için de rahmettir.» der, yine bir tebessüm hâlindedir. (Bkz. Müslim, Zühd, 64)

Onun için, kalp öyle bir hâle gelsin ki buyuruyor Efendimiz, kalp dâimâ bir tebessüm hâlinde olsun. Çünkü Cenâb-ı Hak en büyük bir nîmeti ihsan etti.

Yine Cenâb-ı Hak:

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ

(“Ve Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” [el-Kalem, 4]) buyuruyor. En yüce bir ahlâk üzeresin…

Yani Efendimizʼi Cenâb-ı Hak câhil bir toplum, ümmî bir toplum üzerinden çıkardı. Kütüphânesi olmayan bir yerden çıkardı. Medeniyetten iki bin kilometre aşağıda bir yerden çıkardı. Kim öğretti? Muallimi kimdi? Cenâb-ı Hakʼtı.

Yine Cenâb-ı Hak hiçbir peygamberi üzerine yemin etmiyor Kur’ân-ı Kerîmʼde. Yani. Fakat Rasûlullah Efendimiz üzerine “لَعَمْرُكَ” buyuruyor. “Senʼin hayatın üzerine yemin olsun…” (el-Hicr, 72) buyuruyor.

Yani Oʼnun hayatı, ibadet, muâmelât, ahlâk vs. Oʼnu her nefeste, Oʼnu gözümüzün önüne getirmek lâzım. “لَعَمْرُكَ : Senʼin hayatın üzerine yemin olsun…” buyuruyor.

Bir mûcize Efendimiz, tabi yakından tanıyabilenler için…

Yine, Kur’ân-ı Kerîmʼde Cenâb-ı Hak “yâ” edâsıyla peygambere, “yâ Mûsâ, yâ Îsâ” vs. (şeklinde hitap ediyor.) Fakat “yâ Muhammed” diye, “yâ” edâsıyla -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Kur’ân-ı Kerîmʼde geçmiyor ismiyle. Ancak “yâ Nebî, yâ Rasûl” olarak geçiyor. Yani Cenâb-ı Hak bir tâzim gösteriyor. Bizim alâkamızın artmasını Cenâb-ı Hak istiyor.

Velhâsıl bu lûtufları kulun idrâk etmesi lâzım.

Yine Nûr Sûresiʼnde:

“Ey müʼminler! Peygamberʼi kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..” (en-Nûr, 63) buyuruyor.

Bu, asr-ı saâdet toplumuna indi. Yani herhangi bir kimseyi nasıl; “Ahmed, Mehmed, gelir misin, gider misin?” öyle çağırmayın, diyor Cenâb-ı Hak. “…Amelleriniz boşa çıkıverir.” (el-Hucurât, 2) diyor.

Yine Hucurat Sûresiʼnde, okunan, hocamızın okuduğu sûrede Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Allâhʼın ve Rasûlüʼnün önüne geçmeyin. Allahʼtan korkun. Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1) buyuruyor.

Demek ki her amelimizi mîzan etme durumundayız.

Birisi, kerahat vaktinde namaz kılıyor. Mâlum; üç kerahat vakti vardır. Kerahat vakti namaz kılıyor. Öbürü, arkadaşı:

“–Sen kerahat vaktinde namaz kıldın.” diyor. Öbürü diyor ki:

“–Allâhʼa secde etmek suç mu?” diyor, “Ben Allâhʼa secde ettim.” diyor.

“–Allâhʼa secde etmen suç değil ama (diyor), Rasûlullâhʼa uymamak suçtur.” buyuruyor.

Yine devam eden âyette, bu da ashâb-ı kirâm üzerine indi:

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamberʼin sesi üzerine yükseltmeyin…” Yani Oʼnun yanında konuşurken çok edepli konuşun. “…Birbirinizi çağırdığınız gibi Peygamberʼi yüksek sesle çağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa çıkıverir.” (el-Hucurât, 2) Oʼnu herhangi birisi gibi zannedersiniz zamanla. “Amelleriniz boşa çıkıverir.”

Demek ki burada bize tâlim edilen; Allah Rasûlüʼnü yakından tanımak. Allâhʼın lûtfunu düşünmek, Cenâb-ı Hakkʼa hamd etmek, şükretmek…

“Allah Rasûlüʼnün önünde sesini kısanlar, büyük bir takvâ imtihanındadırlar. Oʼnu dışarıdan seslenip çağıranlar ise bir câhil toplumdur.” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. el-Hucurât, 3-4)

Yine Cenâb-ı Hak bizim nasıl bir kul olmamızı arzu ediyor?

“Sizi (diyor), vasat (diyor), hayırhah bir ümmet olarak yarattık ki sizler yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz.” buyuruyor. “Allâhʼın dînini temsil edersiniz.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 143; el-Hac, 78)

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Peygamberler ümmetlerine dînin temsilcisidir. Fakat benim ümmetim de diğer ümmetlere, diğer insanlara dînin temsilcisidir.” (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XII, 171-172/34530)

Yani şimdi şu var, yani Rasûlullah Efendimiz, bütün müʼminlere bir vekâlet veriyor. Yani nasıl Rasûlullah Efendimiz, ashâb-ı kirâm, İslâmʼı temsil etti, yaşayışıyla, karakteriyle, her şeyiyle; demek ki bizim de o şekilde İslâmʼı temsil etmemiz lâzım. Zaten o temsil edildiği zaman kitleler müslüman oldu.

Demek ki birincisi; “Sizler, yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz.” Birinci vazifemiz bu. Bu vazifeye de lâyık olmamız için Cenâb-ı Hak “ظَلُومًا جَهُولًا” (el-Ahzâb, 72) buyuruyor. İnsan çok zâlimdir. En büyük zâlimliği, kendisine zulmü. Günah işler, kibirli olur, pinti olur, iffetsiz olur; kendisini Cehennemlik eder. Kul hakkı geçer, hakka-hukuka dikkat etmez; Cehennemlik olur.

Demek ki “ظَلُومًا” sıfatından kurtulma, Allâhʼın men ettiği, kerâhet gördüğü her şeyden kaçınabilme. Bütün mahlûkâta merhametli olabilme. Bütün kavimler, insanlıktaki eşimiz. Müʼminler kardeşimiz. Hayvanlar, Allâhʼın emâneti. Ağaçlar, nebâtât, Allâhʼın emâneti.

Velhâsıl “ظَلُومًا” insanın en büyük zulmü kendisine… Bu zulmü de bertaraf etmek için, amel-i sâlih sahibi olacak. Cenâb-ı Hakkʼı unutmayacak, Rasûlullâhʼı unutmayacak.

“‒Benim yanımda Allah Rasûlü olsa benim bu hâlime tebessüm eder miydi?” diyecek. “Yoksa sîmâsı değişir miydi?” diyecek. Dâimâ gözünün önüne, ayna olarak Rasûlullah Efendimizʼi getirecek.

Yine “جَهُولًا” sıfatını bildiriyor. İstediğin kadar, dünyada Cenâb-ı Hakkʼın verdiği eşyadaki kâidelere karşı istediğin kadar mâlumâtın olsun. Eğer onun sahibini tanımıyorsan; “Seni niçin dünyaya getirdi, kimin mülkünde yaşıyorsun, gelen niye geliyor, giden nereye gidiyor?” farkında değilsen, işte bu da cehâletin ta kendisi oluyor.

Onun için en büyük irfan, Cenâb-ı Hakkʼı kalpte tanıyabilmek. Ona mârifetullah deniyor.

Demek ki bu iki sıfatla mücehhez olmak lâzım. “ظَلُومًا”i ve “جَهُولًا”i bertaraf etmek lâzım.

“Sizler yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz.” Bu şekilde Allâhʼın şâhidi olmamız lâzım. Dîni temsil etmemiz lâzım.

Âyet-i kerîmenin devamında:

“…Peygamber de size şâhit olsun…” (el-Bakara, 143) buyruluyor.

Efendimiz, her sahâbî ile ayrı ayrı sohbet ederdi. Derece derece. Meselâ bir çöl bedevîsi gelirdi. Ona, ona âit birtakım şeyler söylerdi. “Şunlara şunlara dikkat et.” derdi. “Haramlara dikkat et.” derdi vs… Bazı elit sahâbîlere ise, daha ayrı, onlara bir hususiyet -Rasûlullah Efendimiz- izâfe ederdi. Onlardan biri de Muaz bin Cebelʼdir.

Dedi ki ona:

“‒Muaz!” dedi. “Gücünün yettiği kadar Allâhʼa karşı takvâ sahibi ol. Her taşın ve her ağacın altında Allâhʼı zikret. İşlediğin kötü işten dolayı, gizlisine gizlice, açığına açıkça tevbe et.” (Heysemî, X, 74)

Demek ki, kul devamlı tevbe hâlinde olmalı. İbadetlerde de tevbe hâlinde olacak.

Efendimizʼin vefatından 80 gün evvel, İzâ Câe (Nasr) Sûresi indi. Orada Cenâb-ı Hak, Efendimizʼe verdiği bir nîmeti bildiriyor. Müşriklerin, bölük bölük, fevç fevç İslâmʼa girdiklerini bildiriyor. Büyük bir muvaffakıyet. Fakat arkadan; فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ buyuruyor. “Rabbini hamd ile tesbih et…” (en-Nasr, 3) diyor.

Sana bu ikramı veren Cenâb-ı Hak. Bunu Peygamberʼe söylüyor Cenâb-ı Hak. Hiçbir zaman kulda “ben (dâvâsı)”, enâniyet, gurur, kibir olmayacak. “Allah nasîb etti, şükür” olacak. “Ben” olmayacak. “Ben” olursa, tamam. Cenâb-ı Hak “Mütekebbir” sıfatına bir ortaklığı istemiyor.

Sonra وَاسْتَغْفِرْهُ buyuruyor. Yine Cenâb-ı Hakkʼa tevbe, “…Oʼna tevbe et…” (en-Nasr, 3) buyuruyor. Birçok gaflet hâllerin oluyor. Böyle bir hâlet-i rûhiye ve gönül iklimi olursa “تَوَّابًا : O tevbeleri en çok kabul edicidir.” (en-Nasr, 3) buyruluyor.

Demek ki ne kadar bu nefsânî arzulardan sıyrılırsak, o kadar Cenâb-ı Hakkʼa, Rasûlullah Efendimizʼe bir yakınlık kesbederiz.

Yine Muazʼa dedi ki; Muazʼın şöyle elini tuttu, elini şöyle bir salladı, teşdîden:

“‒Bak dedi, Muaz dedi, her namazdan sonra:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

(“Allâh’ım! Senʼi zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!”) (Bkz. Ebû Dâvûd, Vitr, 26)

Şunu duâ et dedi:

“Allâh’ım! Senʼi zikretmek…”

Allâhʼın lûtfu bu zikretmek.

“Allâh’ım! Senʼi zikretmek hususunda bana yardım et. Sana şükretmek hususunda bana yardım et…”

İnsan çünkü gâfil. Bir gözümüzün şükrünü nasıl yapabiliyoruz? Ne kadar yanlışlığa bakmazsak harama, o kadar şükrediyoruz. Ne kadar gözümüzü Allah yolunda kullanabilirsek, o kadar şükrediyoruz.

وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

“…Güzelce kulluk yapabilmem için bana yardım et yâ Rabbi!”

Demek ki Cenâb-ı Hakʼtan dâimâ yardım isteyecek kul. Oʼna muhtacız. Kendimizden bir şey yok. -Elhamdülillâh-, O bizi dünyaya getirdi. O bizi hidâyet üzerindeyiz. O bizi şu cennet vatanda yarattı -elhamdülillâh-.

Demek ki:

“‒Muaz!” diyor, “Her namazdan sonra:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

Cenâb-ı Hakkʼı zikretmek, şükretmek, güzel ibadet, güzel kul olabilmemiz için bize yardım et.”

Demek ki bu duâya dikkat edeceğiz.

Yine Cenâb-ı Hak, Efendimizʼe âit bir keyfiyeti bildiriyor. İsrâ Sûresiʼnin 79. âyetinde:

“Gecenin bir kısmında uyanarak, Sana mahsus bir nâfile olarak namaz kıl…” (el-İsrâ, 79)

Fazladan bir namaz kıl, teheccüd namazı.

“…Böylece Rabbin Senʼi övgüye değer bir makama, makâm-ı mahmûdʼa göndereceği umulur o zaman.” (el-İsrâ, 79) buyruluyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin ömür boyu seferlerde, uzun seferlerde bile, zor seferde, çöl seferlerinde terk etmediği bir namaz, teheccüd namazı.

Demek ki Allah Rasûlüʼnü ne kadar seviyoruz? Cenâb-ı Hakkʼı ne kadar seviyoruz? Ne kadar bir fedakârlık gösteriyoruz?

Demek ki teheccüd namazları da bizim için çok mühim. Bizim yakınlığımız Allah Rasûlüʼne, Cenâb-ı Hakkʼa yakınlığımızın bir göstergesi olmuş oluyor.

Yine Cenâb-ı Hak bizden ne istiyor?

“Siz, insanlığın iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder, Allâhʼa inanırsınız…” (Âl-i İmrân, 110)

Demek ki bir müʼmin, dâimâ iyiliği emredecek, kötülükten men edecek. Bu neyle olacak? Dilinden ziyâde hâliyle olacak. Hâlimiz, gönlümüzün aynasıdır. Bizi hareket ettiren, duygularımızdır. Bizi hayra sevk eden, duygularımız. Kötülüğe sevk eden de içimizdeki o hissiyattır, duygulardır.

Mevlânâ diyor ki:

“Bir tarlaya arpa ektin de buğday çıktı mı?” diyor. “Buğday ektin de arpa çıktı mı?” diyor.

Cenâb-ı Hak:

وَيُزَكِّيهِمْ (“…Onları (kötülüklerden) arındıran…” [Âl-i İmrân, 164])

Peygamber, onların iç âlemlerini temizliyor. Demek ki iç âlemler temizlenecek, niyetler temizlenecek. O gönül, bir dergâh hâline gelecek. O gönülden bir rahmet taşacak.

Nûşirevan, eski pâdişahlardan. Bir nar bahçesinin önünden geçiyor avdan dönüşte. Orada bir delikanlı var, ârif bir delikanlı. Ona diyor:

“‒Bana şuradan bir nar verir misin oğlum?” diyor.

“‒Vereyim.” diyor. Bir narı, olgunca bir narı veriyor kendisine. Onu yiyor, suyunu sıkıyor, içiyor. Narın lezzetine mest oluyor.

“‒Ben (diyor), bu narı (diyor), bu bahçeyi ben elde edeyim (diyor). Böyle güzel narı var.” diyor.

Sonra delikanlıya diyor ki:

“‒Bana bir nar daha, bana verir misin?” diyor.

Delikanlı bir nar daha götürüp veriyor. Bu nar ekşi çıkıyor ve susuz çıkıyor.

“‒Oğlum (diyor), birinci nar böyle çıktı, ikinci nar böyle çıktı.” diyor.

“‒Sultânım (diyor), sizin gönlünüz değişti (diyor). Benim elimden bahçeyi almak istediniz (diyor). Duygularınız değişince (diyor), hâl de değişti.” diyor.

Pâdişah tevbe ediyor.

“‒Doğru (diyor), haklısın (diyor). Hissiyâtım değişti (diyor). O zaman bir nar daha ver (diyor). Tevbe ettim.” diyor.

Bu nar hepsinden daha sulu çıkıyor.

“‒Bak pâdişâhım!” diyor. “Duygunuz güzelleştikçe nar da güzelleşti.” diyor.

Alparslan 1071ʼde Malazgirtʼte Diyojenʼle, kendisinden 5 misli bir güçle harbe giriyor.

“‒Cuma namazı (vakti) bir hareket edelim.” diyor. “Çünkü Allâhʼın rahmetinin tecellî ettiği bir saattir Cuma vakti.” diyor.

Kefene, beyazlara bürünüyor.

“‒Ben (diyor), kefenime büründüm.” diyor.

Askerine dönüyor:

“‒Bugün (diyor) askerim (diyor), emreden bir kumandan, emredilen bir asker yok (diyor). Ben de sizlerden biriyim.” diyor.

Bu böyle tevâzû ile giriyor ve Diyojenʼi bertaraf ediyor. 1072ʼde, bir sene sonra da, bu, Hana Kalesiʼni kuşatıyor. Kuşatmadan evvel diyor ki:

“‒Beni acaba dünyada kim mağlup edebilir?” diyor. “Benden güçlü kim var acaba?” diyor. “Sanki (diyor), ayağımın altındaki tepe (diyor), benim celâletimden titriyordu.” diyor.

Bâtınî, Yusuf isminde bir kale kumandanı, -sapık (bir mezhebe mensup)- esir oluyor.

“‒Biat edeceğim.” diyor. Çıkardığı hançerle, Alparslanʼı hançerliyor.

Alparslan diyor ki:

“‒İşte (diyor), bir anlık gururumun (diyor), kibrimin (diyor), şimdi kısâsını veriyorum.” diyor.

Onun için, yani, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin hep hayatı, bize üsve-i hasene/en güzel örnek.

Tevâzuu… Dâimâ kendisini bir, durumunu îzah edeceği bir durum olduğu zaman “لَا فَخْرَ” diyor “övünme yok” diyor. (Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Yine Cenâb-ı Hak:

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ buyuruyor.

(“Yemin olsun, Allah müʼminlere bol ihsanda bulundu…” [Âl-i İmrân, 164])

“Andolsun içlerinden…” diyor. En büyük bir nîmet, bir peygamber, o en büyük nîmet…

Demek ki Cenâb-ı Hak bizim Peygamber Efendimizʼi idrâk etmemizi istiyor. O da, gönlümüze göre idrâk ederiz. Ne kadar takvâ sahibi olursak, Allah Rasûlüʼnü o kadar yakından tanırız. O kadar Cenâb-ı Hak bizi sever. O kadar da Cenâb-ı Hakkʼın affına mazhar oluruz.

Efendimiz buyuruyor:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor âyet-i kerîmede:

“Hâlbuki Sen onların içindeyken Allah onlara azâb edecek değildir…” (el-Enfâl, 33)

O Mekke devrinde zulümler yapıldığı hâlde, bir azap gelmedi. Efendimiz ashâbıyla hicret etti, azap gelmeye başladı. Semâya baksalar, gözleri kararıyordu. Cenâb-ı Hakkʼın rahmeti çekildi. Kıtlık başladı.

Yine, ikinci madde:

“…Ve onlar, mağfiret dilerlerken de Allah onlara azâb edecek değildir.” (el-Enfâl, 33)

Demek ki, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Yeryüzünde iki tane (diyor), eman vardır (diyor). Biri (diyor), gitti (diyor). Allah Rasûlü artık (diyor), içimizde değil (diyor). Fakat diğeri var (diyor). Demek ki (diyor), hep (diyor), Cenâb-ı Hakkʼa istiğfar hâlinde olacağız, mağfiret dileyeceğiz ki, Cenâb-ı Hakkʼın rahmeti tecellî etsin üzerimizde.”

Cenâb-ı Hak bilhassa:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

“Seherlerde istiğfâr ederler.” (Âl-İ İmrân, 17) buyuruyor. O da bizim Cenâb-ı Hakkʼa karşı samimiyetimizi gösteriyor.

Cenâb-ı Hak gündüzleri istiğfar ederler buyurmuyor. Gerçi gündüzleri de istiğfar edilecek ama, demek ki gecelerden bahsedildiğine göre, geceler daha zor.

Nasıl, bedenimizin dinlenmeye ihtiyacı var; bir günün sonunda bu vücudun direnci bitiyor; uykuya giriyor, direnç topluyor. Fakat rûhunu aç bırakmayacak. Rûhunu doyuracak seher vakitlerinde. O doyan rûhuyla gelecek ertesi güne devam edecek.

Yine Cenâb-ı Hak:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ

(“…Allah indinde en kıymetliniz (keremliniz), en çok takvâ sahibi olanınızdır…” [el-Hucurât, 13]) buyuruyor. Allah indinde seviye, beyaz, siyah, sarı vs. hiçbiri sıfır. Cenâb-ı Hak onu o coğrafya parçasında, diğeri diğer coğrafya parçasında. Hiçbirinin birine rüçhâniyeti yok. Rüçhâniyet nerde?

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ

“Allah indinde en keremliniz, Cenâb-ı Hakkʼa en yakın olanınızdır.” (Bkz. el-Hucurât, 13)

Bu bir köleye indi. Kölenin iki husûsiyeti vardı. Peygamber Efendimizʼle beraber olmak. Hep Oʼnunla beraber olmaya çalışıyordu. Bir de namazı, Allâhʼa secde ederken Peygamber Efendimizʼin arkasında secde etmek.

Burada görüyoruz ki, demek ki, köle ne oldu? Köle, Peygamber Efendimizʼe yaklaştı. Peygamberimizʼe köle yaklaşmakla Peygamberʼi yakından tanıdı.

Köleyi göremedi Efendimiz. Sordu sahibine:

“‒Nerede?” dedi. “Bir mânî mi oldu gelmesine?” dedi.

“‒Yok yâ Rasûlâllah! Hasta…” dedi. “Ölüm ânında.” dedi.

Bütün ekâbire:

“‒Haydi!” dedi, “Şimdi köleyi ziyarete gideceğiz.” dedi.

Efendimiz, kölenin yanında bulundu. Köle son nefesini verdi. Efendimiz ayrılmadı kölenin yanından. Onun yıkanması, gasledilmesi, gömülmesine kadar yanında bulundu.

Mekkeliler dediler ki:

“‒Biz her tülü cefaya katlandık. Canımızı malımızı fedâ ettik. Fakat Allah Rasûlü bize bu kadar îtibar göstermedi.”

Medîneliler:

“‒Biz her inen âyete «سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا» dedik. Canlarımızı fedâ ettik. Yine Efendimizʼin bu köleye gösterdiği îtibar, bize gösterilmedi.”

Bunun üzerine bu âyet indi:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ

Demek ki gönlümüz ne kadar Rasûlullahʼla beraber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-.

Nasıl, Rasûlullah namaza dururdu. “Şu vaciptir, şu sünnettir, şu farzdır (demez), benim kıldığım gibi kılın.” buyururdu. “Benim gibi olun.” buyururdu. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18)

Demek ki duygularımızın, Rasûlullahʼın duygularına benzemesi… İşte o, Velâdet Kandilidir. Yani ne kadar duygularımız, Rasûlullah duygusuna benziyorsa o kadar Velâdet Kandili devam ediyor.

Son nefesimiz de güzel bir Velâdet Kandili hâline gelir, bir şeb-i arûs olur o zaman -inşâallah-.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Kim Rasûlʼe itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Bunu düşünelim… Yani Cenâb-ı Hak Allah Rasûlüʼnü öyle bir insan gönderiyor ki, Cenâb-ı Hakkʼı temsil ediyor; ibadette, ahlâkta, muâmelâtta. Oʼna itaat, Allâhʼa -celle celâlühû- itaat olduğunu… İki itaat birleşiyor.

Hattâ, Tayyibetüʼl-Ezkâr vardır. Bu, Medîne hâtıraları. Bu, Osmanlılar zamanındaki Velâlet Kandiliʼnin kutlanmasını bildiriyor. Diyor ki:

Bu (diyor), on ikinci günün gecesi (diyor), sabah namazından sonra Bâbuʼn-Nisâʼda (diyor), bütün (diyor), Medîne halkı toplanır (diyor). Ön sıralarda da (diyor), şehrin kadısı vardır. Şeyhüʼl-Harem vardır. Sâir ağalar vardır. Zâbitân vardır. Asker vardır, polis vardır.

“Orada (diyor), baştan (diyor), sabah namazında öd ve amber şeyi (tütsüsü) yakılır (diyor). Bütün Medîneʼye amber ve öd kokusu dağılır (diyor). Mescid-i Şerîfʼin içi gül suyu ile yıkanır (diyor). Mescidin içinden gül kokusu gelmeye başlar (diyor). Beş kişi, beş kişi gelip (diyor) naatler okur (diyor). Kasideler okur (diyor). Bu (diyor), işrak vaktine kadar devam eder (diyor). İşrak vaktinden sonra cemaat çekilir (diyor), evlerine döner (diyor). O günün adı (diyor), büyük bayramdır (diyor). Onu (diyor)büyük bayram olarak kutlarlar.” diyor.

Demek ki Allah Rasûlüʼnü ne kadar yakından tanırsak, bu Velâdet Kandiliʼne “büyük bayram” deriz biz de.

Cenâb-ı Hak diğer bir âyette; لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ buyuruyor. “En büyük nîmet” olduğunu bildiriyor Allah Rasûlüʼnün. (Bkz. Âl-i İmrân, 164)

Fakat Oʼnu uzaktan tanımak olmaz. Cenâb-ı Hak her şeyin bedelini istiyor.

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ buyuruyor.

“O gün (diyor), verdiğimiz nîmetten sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Ümmet-i Muhammed olmaktan da sorulacağız. Ne kadar ümmet-i Muhammed olmayı biz yaşadık? Ne kadar yaşattık? Ne kadar kendimizi devrin akışından mesʼul gördük? Ne kadar gayretimiz oldu?

Bu cihan, imtihan dünyası. Malıyla imtihan, sıhhatiyle imtihan, her şeyle bir imtihan içindeyiz.

Velhâsıl;

“Kim Rasûlʼe itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Demek ki ibadette örnek:

Orucumuz benzeyecek. Bir dedikodu olmayacak.

Namazımız benzeyecek. Âişe Vâlidemiz diyor ki:

“Sanki (diyor), O (diyor), namaza durduğu zaman (diyor), yüreğinden (diyor), bir suyun kaynaması gibi fokur fokur bir ses duyardım (diyor). Bizi (diyor), tanımaz hâle gelirdi (diyor), namaza duracağı zaman.” diyor. (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Muâmelâtta örnek:

Ne var muâmelâtta? Nezâket var, zarâfet var, incelik var. Bir kabalık gördüğü zaman; “Bana ne oluyor ki ben böyle görüyorum?” diyor. “Siz böyle yapıyorsunuz.” demiyor. Galat-ı ruʼyeti kendine izâfe ediyor. “Bana ne oluyor ki ben sizleri bu şekilde görüyorum.” diyor. (Buhârî, Menâkıb 25, Eymân 3; Müslim, Salât, 119; İbn-i Hibbân, IV, 534)

Bir tükrük olan bir yerden geçmiyor. Sahâbî onu kapatıyor, ondan sonra geçiyor oradan.

Ahlâkın her seviyesinde örnek:

Cömertliği bir âbide. En çok ganimet geliyor. Bir anda zengin oluyor. Hepsini dağıtıyor. Evine az bir şey gönderiyor. Yine bir garip geliyor. Onu da şey yapıyor, veriyor. Bir garip daha geliyor, hiçbir şeyi yok. Başını hafifçe öbür tarafa çeviriyor -İsrâ Sûresiʼnde- Cenâb-ı Hak:

“قَوْلًا مَيْسُورًا” buyuruyor. Hiçbir şey veremiyorsan diyor, o zaman diyor, başını çevirme, birkaç tane tatlı söz söyle diyor. (Bkz. el-İsrâ, 28)

Demek ki bir müslümanın lügatinde “hâyır” olmayacak. Asık, abus bir surat olmayacak. Dâimâ İslâmʼın neşesini aksettirecek.

Bilhassa merhamet ve hizmet, Efendimizʼde… Hak ve hukukun tevziinde Oʼnun yüce ahlâkından birkaç misal:

Ravza yapılıyor. Efendimizʼin Mescid-i Nebevîʼsi yapılıyor. Erkekler gündüz malzeme taşıyor. Kadınlar da akşam malzeme taşıyor. Efendimiz de malzeme taşıyor sırtında. Bir sahâbî diyor ki:

“‒Yâ Rasûlâllah!” diyor. Üzülüyor. “Biz taşırız (diyor), bizim gücümüz var (diyor). Siz (diyor), yorulmayın.” diyor.

“‒Ne olur (diyor), beni serbest bırakın (diyor). Ben (diyor), Rabbimin rahmetine muhtacım.” buyuruyor. (Bkz. Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ, Beyrut 1997, I, 333)

Bir sefere giderken en önden giderdi. Büyük cesaret verirdi arkasına. Bir seferden dönerken en arkadan gelirdi, kim muhtaç, kim tesellîye muhtaç, kim yardıma muhtaç, onları alırdı.

Misaller o kadar çok ki. Dâimâ hak-hukuk hâlindeydi. Bu, Bedir Harbiʼnde 150 km yol gidilecek, tâ buradan Adapazarıʼna kadar yol gidilecekti; dağlık, çöl vs… Üç kişiye bir deve düşüyordu. Ebû Lübâbe, Hazret-i Ali, Efendimizʼe bir deve düşüyordu.

Ebû Lübâbe ile Hazret-i Ali:

“‒Yâ Rasûlâllah! Bizim gücümüz yeter (dedi) bu kadar yol yürümeye (dedi). Siz hep deveye binin.” dedi.

“‒Yok (dedi), sırayla bineceğiz.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)

Her şeyiyle bize misal.

Oʼnu yakından tanıyanların hâli. Birkaç misal vereyim oradan da.

Ebû Talha vardır. O, Uhud Harbiʼnde Efendimizʼe siper oldu.

“‒Yâ Rasûlâllah!” dedi. “Anam-babam Sana fedâ olsun.” dedi. “Benim göğsüm Senʼin göğsüne siper olsun.” dedi. “Sana dokunacak en ufak şey, gelsin beni vursun.” dedi.

Yine Uhudʼdan, Sa‘d bin Ebî Vakkas… O kadar bir Allah Rasûlüʼnü koruma heyecanı içindeydi ki, devamlı atıyordu okları. Efendimiz onun o vecdinde;

“‒At Sa‘d!” dedi. “Anam-babam Sana fedâ olsun!” buyurdu.

Demek ki Efendimizʼin hoşuna gidecek, sevindirecek hâlde bulunmamız lâzım. Efendimiz görüyor, yine görüyor. Hadîs-i şerîf gelecek, okuyacağım.

(Ebû) Eyyûb el-Ensârî Hazretleri… Bizim için bir nîmet, onun İstanbulʼda olması. Efendimizʼe misafirperverlik etti. Oʼnunla bütün gazvelere katıldı. Seksen küsur yaşında

لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) hadîsine nâil olmak için iki sefer İstanbulʼa geldi.

Yaralandı. Dedi:

“‒Beni öyle bir yere gömün ki (dedi), cesedimi (dedi), bedenimi taşıyabileceğiniz son noktaya taşıyın (dedi). Bundan sonra gelen İslâm askeri, benim (dedi), mezarımı bir ölçü alsın, daha öteye geçsin.” buyurdu.

Yani “ben şu kadar, şu kadar hizmet ettim, kâfî” demedi.

Efendimiz, tâ son nefesine kadar bir tebliğ hâlindeydi. Son nefeste;

“Namaz, namaz, namaz; emriniz altındakinin hukukuna dikkat edin.” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Şuab, VII, 477)

Cenâb-ı Hakkʼa vazifemiz; huzur-i ilâhîde olmamızın bir idrâkinde olmamız.

İkincisi; ibâdullah (hakkına), kul hakkına dikkat etmemiz…

Yine Sa‘d bin Rebî vardı. Yine o, Uhud Harbiʼnde, Efendimiz onu sordu. Bağırdılar:

“‒Sa‘d bin Rebî, neredesin?” diye. Hiçbir yerden bir ses gelmedi. Bir sahâbî dedi ki:

“‒Sa‘d!” dedi. “Seni Rasûlullah soruyor, neredesin?” dedi.

Kısık bir ses:

“‒Buradayım.” dedi.

Râvî diyor ki:

“Yanına gittim (diyor). Yüzü (diyor), kılıç darbelerinden (diyor) kalbura dönmüştü, kan-revan içindeydi (diyor). Ona dedim ki:

«‒Rasûlullah seni soruyor, nasılsın?» dedim.

Çok kısık bir sesle:

«‒Kirpikleriniz kıpırdayıncaya kadar gücünüz varsa, eğer Allah Rasûlüʼnü koruyamazsanız, bunun kıyâmet günü hesabını veremezsiniz.» dedi ve son nefesini verdi.”

Hep bunlar bize ibret.

Yaman Dede diye bizim bir hocamız vardı. İmam Hatiplerde eskiden Farsça dersi vardı. Bize haftada iki gün Farsça dersine gelirdi. Bu, Mevlânâ âşığıydı. Bir hristiyandı, bir mektepte, bir edebiyat hocası. Mesnevîʼden bir beyit yazıyor, onun câzibesiyle müslüman oluyor.

Ona sordular. Dediler ki:

“‒Hocam (dediler), siz hep Mevlânâʼdan bahsediyorsunuz.”

“‒Oğlum (dedi), beni (dedi) Mevlânâ elimden tuttu, Rasûlullahʼın kapısına götürdü…”

Hattâ, mâlûm onun bir şeyi vardır, Peygamber Efendimizʼe olan bir şeyi (naati).

Bir gün hattâ Galata Mevlevîhanesiʼne giderken, böyle, duvara dayanmış, böyle, bitkin olarak dururken bir arkadaşımız görmüş. Hocam demiş:

“‒Ne oldu, bir hastahaneye götüreyim sizi, rahatsızlandınız herhâlde?”

“‒Yok (demiş), oğlum (demiş), Rasûlullah hatırıma geldi de, böyle gücüm kuvvetim kesildi, ben Oʼna nasıl bir ümmet olacağım diye.” demiş.

Onun mısrâları ne güzeldir; nasıl bir yanışı anlatır:

Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam

Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam

Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlâllah!..

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında can vermek

Nasîb olmaz mı sultânım, Haremgâhʼında can vermek

Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlâllah!..

Demek ki Rasûlullâhʼı yakından tanıyabilmek.

Yine Fuzûlî… O da ne güzel. Sanki böyle suyun akışını, nasıl böyle çarpa çarpa gider, öyle bir akar. Her gördüğü şeyde Rasûlullâhʼı hatırlıyor:

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su…

Oʼnu arar diyor. Su bile diyor, Oʼnun diyor, ayağının ucuna yetişmek için Oʼnu arar diyor.

Es‘ad Erbilî Hazretleri… Onun bir yanışı… Rasûlullahʼla bir yanışını anlatıyor:

Tecellâ-yı cemâlinden Habîbʼim nev-babar ateş

Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hâk ü hâr ateş

Her şeyi bir ateş olarak… Gönlünden öyle bir akisler geliyor ki her şey yanıyor. İşte Mevlânâ; “Hamdım, piştim ve yandım.”

Buna göre, hakîkaten, o naatler, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe olan bu naatlerle o şiir bir güzellik kazandı.

Yine İmam Nevevî, meşhur muhaddis… Karpuzu Allah Rasûlü böyle mi keser, böyle mi keser, böyle mi yerdi; hadîs-i şerîflerde rastlamadığı için karpuz yemiyor. Nasıl bir sünnet-i seniyye (hassâsiyeti)? Nasıl Allah Rasûlüʼyle her ânını kuyumcu terazisinden hassas bir terâzide tartıyor?

Ahmed Yesevî Hazretleri… Kazakistanʼda. Onun yerine de gittim, gördüm ben. Aşağı yukarı şu benim bulunduğum yer kadar bir yeri var. Mahzen var. 63 yaşına girdiği zaman diyor ki:

“Allah Rasûlü 63 yaşında dünyaya veda etti (diyor). Bundan sonra (diyor), benim görecek bir şeyim kalmadı.” diyor.

İrşâdına 10 sene, altında devam ediyor hazîrenin.

Yine Zeyd bin Sâbit vardır. Oğlu gidiyor, diyor:

“‒Baba (diyor), bir elem havâdisi vereceğim (diyor). Rasûlullah vefât etti.” diyor.

“‒Yâ Rabbi (diyor), al şu gözlerimi artık (diyor). Ben (diyor), Oʼnu gördükten sonra (diyor), artık (diyor), dünyada başka bir şey görmeyeyim (diyor). Başka bir gördüğüm şey (diyor), Oʼna engel, perde olmasın (diyor). Hep (diyor), Oʼnu göreyim, onun için al gözlerimi yâ Rabbi.” diyor.

Bunlar, Allah Rasûlüʼnü yakından tanıyabilmek…

Ashâb-ı kirâm, bir aşk çağlayanı hâlinde Hazret-i Peygamberʼin etrâfında sadâkatle kenetlendiler. Ve Oʼna bağlılıkta, bu âsumânın, bu semânın yıldızları oldular.

Yine, Rebîulevvel ayının ihyâsı hususunda Cenâb-ı Hak, Fetih Sûresiʼnde bir âyet var:

“Muhakkak ki Sana bîat edenler Allâhʼa bîat etmiştir…” (el-Fetih, 10)

Bir Hudeybiye Musâlahası oldu. Orada sahâbe biraz zor durumda kaldı. Hazret-i Osman gitti, bir cevap gelmedi Mekkeʼden. Acaba katledildi mi, diye bir hüzün bastı. O zaman -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâb-ı kirâmı topladı, tek tek bîat aldı. Bîat şuydu. Efendimizʼin elinin üzerine sahâbe de elini koydu.

“‒Yâ Rasûlâllah (dedi), gönlünde ne varsa biz ona bîat hâlindeyiz (dedi). Kendini at denize de, atarız (dedi). Şöyle yap de, öyle yaparız.” dedi.

Demek ki bizlerin de… Biz demek ki hayatımızda… Cenâb-ı Hak burada bir…

“Onlar muhakkak ki bîat edenler Allâhʼa bîat etmektedir…” (el-Fetih, 10)

Demek ki biz ne kadar bu Bîatüʼr-Rıdvanʼın içindeyiz? O ağaç altındaki… Ne kadar Akabe bîatlarındayız.

Abdullah bin Revâha sordu Akabe Bîatıʼnda:

“‒Yâ Rasûlâllah! Ne var (dedi) Sana bu bîatımız(ın karşılığın)da?” dedi. Efendimiz:

“‒Cennet var.” dedi.

Abdullah bin Revâha:

“‒Yâ Rasûlâllah! Biz bu bîattan vazgeçmeyiz.” dedi. “Ne güzel alışveriş yaptık Senʼinle.” dedi.

O zaman âyet-i kerîme indi, Tevbe Sûresiʼnin 111. âyeti; “mallarıyla canlarıyla Cennetʼi satın aldılar.”

Demek ki Cenâb-ı Hak bu dünyaya bizi niye gönderdi? Nasıl kulluktan imtihan ediyor? Nasıl bir fedakârlık bizden isteniyor, arzu ediliyor?

Velhâsıl, Efendimizʼe dâir âyet-i kerîmeler çok. Yani hangisine şey yapsak âyet-i kerîmelerin?

Efendimizʼe bir muhabbet (misâli):

Sevban diye bir zat vardı. Köleydi bu. Bunu herhâlde Ebû Bekir Efendimiz ödedi, âzâd oldu bu. Efendimizʼin meclisine gelirdi Sevban, başında bir kuş varmış gibi bir huzur içinde sohbeti dinlerdi, giderdi.

Bir gün Sevban geldi, çok müteessirdi, mağmumdu, hüzünlüydü. Efendimiz sordu:

“‒Nedir derdin Sevban?” dedi. “Seni bu kadar hüzne sürükleyen bu dert nedir?” dedi.

“‒Yâ Rasûlâllah! Ya Siz benden evvel (âhirete) intikal edeceksiniz, ya da ben Sizʼden evvel intikal edeceğim.” dedi. “Ben bu ayrılığa nasıl dayanacağım?” dedi. “Sohbeti dinliyorum (dedi), eve gidiyorum, hasret kalıyorum.” dedi.

O zaman Sevbanʼa Efendimiz dedi ki:

“‒Sevban! اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ : Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 96)

Velhâsıl, ashâb-ı kirâm, nasıl dünyada beraber oldu? Nasıl bir lezzet duydu? Bütün fânî lezzetler sıfırlandı gitti onun altında. Cenâb-ı Hak bize de o lezzetten Cenâb-ı Hak ihsân eylesin -inşâallah- ikram eylesin -inşâallah-.

Efendim, bu Rebîulevvel ayının hakkında bir… İmam Kastalânî var. Bu; Buhârî şârihidir. Bu, şöyle bir hâdiseyi naklediyor, İmam Kastalânî:

İbn-i Abbas rivâyet ediyor. Yani Abbas -radıyallâhu anh-ʼın oğlu. Efendimizʼin yeğeni rivâyet ediyor. Abbas, Efendimizʼin amcası, kâfir olan kardeşi Ebû Lehebʼi rüyada görüyor, kâfir olan kardeşini. Tebbet Yedâ Sûresi inen o Ebû Lehebʼi rüyada görüyor.

“‒Hâlin nasıl?” diyor.

O da diyor ki:

“‒Cehennemʼdeyim (diyor). Acıklı bir azâbın içindeyim (diyor). Yalnız pazartesi günleri azâbım hafifliyor (diyor). Zira (diyor), câriyem Süveybe (diyor), «‒Bugün bir yeğenin dünyaya geldi.» diye bana bir müjde verdi. Ben de akraba asabiyetinden, bir kişi fazla olduk diye; «‒Süveybe! Âzatsın.» dedim, «‒Hürsün.» dedim. Onun için pazartesi günlerinde (diyor), parmağımın arasından bir su geliyor, onu içiyorum, biraz ferahlıyorum, azâbım hafifliyor.”

İbnüʼl-Cezerî vardır. Bu, kıraat âlimidir, hadis âlimidir. Bu zât diyor ki:

“‒Bir (diyor), Allah ve Rasûlullah düşmanı (diyor), sırf akrabalık asabiyetiyle sevindiği için azâbı hafifletiliyor, mükâfâta nâil oluyor. Müʼmin ise Rebîulevvel ayında Efendimizʼe olan muhabbeti sebebiyle ümmet-i Muhammed olmanın sevinciyle sadakalar verirse, bir şükrâne olarak, Rabbim beni 124 bin küsur peygamberden ümmet-i Muhammed kıldı, bunun teşekkürü, bunun sevinciyle bir sadaka verirse, sohbetler eder, Kurʼân-ı Kerîm ve kasîdeler okutursa, kim bilir nasıl bir ecre nâil olur?”

Öyleyse, müʼminler Allah Rasûlüʼnün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyiz tazelemeli. Mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyafetler vermeli. Bilhassa garip, fakir, yetim, kimsesiz, çaresizlere iyilik yapmalı. Çünkü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, O çaresizlerin çaresi olurdu dâimâ. Kimsesizlerin kimsesi olurdu.

Yine bu gece pazartesi gecesi oluyor. Akşamdan sonra pazartesi gecesine giriyoruz. Efendimiz pazartesi günü oruçluydu. Sordular:

“‒Yâ Rasûlâllah! Niye bugün oruçlusunuz?”

Efendimiz buyurdu ki:

“‒Bugün (dedi), Allâhʼın beni dünyaya getirdiği gündür.” dedi.

Yine ibrettir bu pazartesi günleri. Efendimiz pazartesi günü doğdu, pazartesi günü peygamberlik verildi. Mekkeʼden Medîneʼye hicret pazartesi günü oldu. Medîneʼye teşrifi yine pazartesi günü oldu. Pazartesi günü vefat etti. Pazartesi günü Kâbeʼde hakemlik yaparak Hacerüʼl-Esvedʼi yerine koydu. اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ (el-Mâide, 3) âyeti, dînin tamamlandığı(nı bildiren) âyet, yine pazartesi günü indi.

Ebû Hüreyre naklediyor:

Rasûlullah bir gün kabristana geldiler. Bakî Kabristanıʼna. Onlara selâm verdi:

“‒Allâhʼın selâmı üzerinize olsun, ey müʼminler diyârının sâkinleri.” dedi. “İnşâallah bir gün biz de sizin yanınıza geleceğiz.” dedi.

Ondan sonra döndü sahâbîlere:

“‒Kardeşlerimi ne kadar özledim!” buyurdu.

Sahâbe dediler ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Biz Senʼin kardeşlerin değil miyiz? Başka kardeşin mi var bizden başka?”

“‒Evet (dedi). O kardeşlerimi ben görmeyeceğim (dedi). O kardeşler (dedi) benim arkamdan gelecek. Ben o kardeşlerimi Havz kenarında, önceden gideceğim, orada bekleyeceğim.” dedi.

Dediler ki:

“‒Peki o kadar ümmetinin arasında o kardeşlerini (yani büyük takvâ sahibi olanları) Siz nasıl tanıyacaksınız?”

Bir misal verdi:

“‒Nasıl (dedi), alnı beyaz olanları, alnı beyaz atları, ayakları beyaz atları hemen tanırsın sürünün içinde, siyah bir sürünün içinde; ben de kardeşlerimi öyle tanıyacağım.” buyurdu.

Ondan sonra Rasûlullah Efendimiz devam etti:

“‒İşte onlar (dedi), abdest âzâları bembeyaz olduğu hâlde gelecekler (dedi). Ben önceden gidip Havuzʼun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim (buyurdu). Dikkat edin (dedi), birtakım kimseler, yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim Havuzʼumdan kovulacaklardır. Ben onlara; «‒Gelin buraya!» diye nidâ edeceğim. Bana; «‒Onlar, Senʼden sonra hâllerini değiştirdiler.»

(Yani Senʼin sünnetini tâkip etmeyip başka yollara saptılar. غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ (el-Fâtiha, 7) Başka yollara saptılar. Büyük günahlar işlediler.)

Bunun üzerine ben de; «‒Uzak olsunlar, uzak olsunlar!» diyeceğim.” (Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)

Demek ki çok hassas bir nokta bu.

Sevgimizin alâmeti; lâyıkına muhabbet, müstehakkına nefret.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Cinlerin ve insanları âsîleri hâriç, yerle gök arasında her ne varsa, benim Allah Rasûlü olduğumu tanır.” buyuruyor.

Uhud tanıdı; bir dağ tanıdı. Hurma kütüğü tanıdı. Hayvanlar tanıdı. Bâzı, deve gelirdi, önünde eğilirdi, ağlardı. Sahibini çağırırdı Efendimiz:

“‒Niye buna zulmediyorsun?” derdi. (Bkz. Ebû Dâvud, Cihad, 44/2549)

Hurma kütüğü… Efendimiz, cemaate vaaz veriyordu. Cemaat kalabalıklaştı. Hurma kütüğü kâfî gelmedi büyüklüğü. Bir minber yapıldı. (Vaazını) minberde verince hurma kütüğü ağladı. Bu, mütevâtir hadis geliyor. Yani “müttefekun aleyh” geliyor. “Müttefekun fih” olarak geliyor. Bütün sahâbe ittifakla duydu. Büyük bir kalabalık duyuyor bunu.

Hattâ Mevlânâ diyor ki burada:

“Allah Rasûlü indi. O hurma kütüğünü sıvazladı. Kütük, sükûnete erdi.”

Mevlânâ diyor ki:

“Bir (diyor), hurma kütüğü (diyor), Allah Rasûlüʼnü tanıdı (diyor). Peki sen hurma kütüğü değilsin (diyor). Sen insansın (diyor). Sen ne kadar tanıyorsun o zaman?” diyor.

Yine Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûresiʼnin sonunda Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Andolsun ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz Oʼna çok ağır gelir. O çok raûf ve rahîmdir.” (et-Tevbe, 128)

Şimdi, Efendimiz buyuruyor ki:

“Ben (diyor), kıyamet kopuncaya kadar mezarda «Ümmetî, ümmetî!» diyeceğim.” buyuruyor. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

“Sizin güzel amelleriniz bana naklolunur, sevinirim (diyor). Kötü amelleriniz gelir, üzülürüm (diyor). İstiğfâr ederim.” diyor. (Heysemî, IX, 24)

Yine bu çok câlib-i dikkat bir hadîs-i şerîf:

“Ben âhirete sizden önce gideceğim (buyuruyor). Ve sizin için hazırlık yapacağım. Sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser Havuzuʼnun yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser Havuzuʼnu görmekteyim (buyuruyor Efendimiz). Ben sizin Allâhʼa şirk koşmanızdan korkmuyorum (buyuruyor. Buna çok dikkat.) Ben sizin Allâhʼa şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsıyla birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum…” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 73; Müslim, Fedâil, 31)

Demek ki Rasûlullah Efendimiz, bizim din kardeşliğimizi yaşamamızı istiyor. Din kardeşliğimize halel getirmememizi arzu ediyor. Bu da bizim için çok mühim, kardeşler!

İmam Mâlik, Ravzaʼnın imamı. Ravzaʼnın imamı, İmâm Mâlik Hazretleriʼdir. Ebû Hanîfeʼden sonra ikinci olarak İmam Mâlik gelir.

Abbâsîlerin ikinci halifesi Ebû Câfer Mansur gelir, İmam Mâlikʼe sorular sorar. İmam Mâlik mihrapta. Ebû Câfer Mansur halîfe, gelir sorular sorar. Ve ilmî bir tartışma başlar. Tartışma neticesinde, tabi hilâfetin de verdiği, halîfe olmanın verdiği bir şeyle, koltuğunun kabarmasıyla, Ebû Câfer Mansur biraz sesini yükseltir. İmam Mâlik der ki:

“‒Halîfe (der), burada sesini kıs (der). Burada teeddeb/edeplen burada (der). Allâhʼın (der), çok faziletli kulları (der), onlar üzerine, Allâhʼın en faziletli kullarına bir ihtar indi burada.” der.

Hucurât Sûresi, -hocamızın okuduğu âyetler-:

“Sesinizi Allah Rasûlüʼnün huzurunda sesinizi kısın!.. Amelleriniz boşa çıkıverir.” (el-Hucurât, 2)

Ebû Câfer Mansur der ki -Kâdı Iyazʼda var bu- der ki Ebû Câfer Mansur:

“‒Peki yâ İmam (der), burada (der), Ravzaʼya mı döneyim (der), duâ ederken, Kâbeʼye mi döneyim?” der.

İmam Mâlik der ki:

“‒Ravza (der), Efendimizʼin kabr-i şerîfinin bulunduğu yer (der), Kâbeʼden daha efdaldir (der). Çünkü Kâbeʼnin yaratılması, bu cihânın yaratılması(na vesîle olma keyfiyeti), Oʼna âittir der. Onun için hattâ Âdem -aleyhisselâm-ʼdan en son gelen müʼmin, Oʼnun vesîlesiyle (der), Cennetʼe girecektir (der). Başka sen ne tarafa döneceksin?!” der.

“Kıyamet gününde hak sahiplerine mutlaka verilecektir. Hattâ boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” (Bkz. Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 235, 323, 372, 411)

Orada bir misal var. Yani zerreler bile o zaman, kul hakkı tartıya gelecek.

Yine Efendimiz buyuruyor, -Müslim hadîs-i şerîfi-:

“Şu iki kişiye imrenilir (buyuruyor Efendimiz). Biri, Allâhʼın kendisine Kurʼân verdiği kişidir. O kişi gece-gündüz Kurʼânʼla meşgul olur. (Gündüz onu, canlı bir Kurʼân olarak yaşar. Yani hâliyle, ahlâkıyla, muâmelâtıyla canlı bir Kurʼân olur.) Diğeri de Allâhʼın kendisine mal verdiği kimsedir. O da gece-gündüz malını Allah yolunda infâk eder.” (Müslim, Müsâfirîn, 266, 267)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Allâhʼım! Fayda vermeyen ilimden…”

Yani okuduğumuz ilim bizi Allâhʼa götürmüyorsa, bir huşû hâli bize vermiyorsa, Cenâb-ı Hakkʼı hatırlatmıyorsa, ibadetlerimize bir şevk, heyecan vermiyorsa “fayda vermeyen ilim” buyuruyor Rasûlullah Efendimiz. “اَلْعِلْمُ لَا يَنْفَعُ” böyle ilimden Allâhʼa sığınırım, diyor.

İkincisi; “Huşû duymayan kalpten…”

Cenâb-ı Hak, geometrik bir ibadet istemiyor. Kalp ve beden âhengi içinde istiyor.

“Doymak bilmeyen nefisten…”

İhtiras istemiyor Cenâb-ı Hak.

Peygamber Efendimiz:

“İcâbet (edilmeyen), kabul olmayan duâdan Sana sığınırım.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Zikir, 73)

Yine diğer bir hadîs-i şerîf:

“Hiçbir kul kıyamet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bir adım dahî atamaz.” buyruluyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 1/2417)

Yine bir sadakanın ehemmiyeti:

“Sadaka, muhtacın eline geçmeden evvel Allah Teâlâʼnın eline geçer.” (Ali el-Müttakî, VI, 377/16134; Taberânî, Kebîr, IX, 109) Mecâzî bir ifâde.

Yine Efendimizʼden, -Tirmizî naklediyor-:

“Aman, gece kalkmayı ihmal etmeyin. Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdetidir. Şüphesiz gece ibadetine kalkmak, Allâhʼa yakınlıktır. Bu ibadet günahlardan alıkoyar, hatâlara kefaret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî, Deavât, 101/3549)

Rabbimiz -inşâallah- velâdet kandilini bir idrak hâlinde yaşamayı, hayatımızın bir velâdet kandili hâline gelmesini, kalbimizin dâimâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼle beraber olabilmesini cümlemize Rabbimiz nasîb eylesin.

Kardeşler! Birbirimize dua edelim bu gece. Cenâb-ı Hak vatanımızı, milletimizi fitnelerden korusun. Kardeşliğimize zarar verecek şeylerden Cenâb-ı Hak korusun. Kardeş olarak yaşamayı nasîb eylesin.

O rahmet-i ilâhiyyenin inmesi için, bu çok mühim kardeşler. Zira Cenâb-ı Hak, Enfâl Sûresiʼnde:

“…Allah ve Rasûlʼüne itaat edin, aranızı düzeltin (buyuruyor) eğer müslümansanız.” buyuruyor. “Müslümansanız aranızı düzeltin.” buyuruyor. (Bkz. el-Enfâl, 1)

İnşâallah, memleketimizde -inşâallah- kardeşliği yaşayacağız, bütün İslâm dünyasında kardeşliği yaşayacağız. Cenâb-ı Hak bu gece hürmetine nasîb eylesin -inşâallah-.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle