Mekke’nin Sessizliği ve Bir Çocuğun Yükselen İmanı

Peygamber Efendimiz’in “Haydi İslâm’a!” çağrısı neden Mekke’nin ileri gelenlerinde karşılık bulmadı? Kula kulluğu reddeden, canı, iffeti ve adaleti merkeze alan bu ilâhî davete neden sadece bir çocuk “Ben varım!” diyebildi? Peki bugün aynı çağrı bize yapılsa, biz hangi safta dururduk?

"Birbirinizi öldürmeyin, çocuklarınıza kıymayın.” diyordu.

Hanımları-kızları basit birer eşya parçaları gibi alıp satmayın.” diyordu.

Hiç bir zaman batmayan ve asla batmayacak olan İslâm güneşi doğmuştu… Üç yıl boyunca gönülden gönüle intikal eden bu nûr, şimdi açığa çıkacaktı artık.

Çünkü, bu sonsuz nûrun sahibi şöyle ferman buyurmuştu…

“Sana emrolunan şeyi açıkça söyle (bildir) ve müşriklere aldırış etme (müşriklerden yüz çevir)!” (Hicr, 15/94).

Yani bu “Haydi İslâm’a!” demekti…

Bu yüce ferman ile harekete geçen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-,hemşehrileri başta olmak üzere, bütün insanlığa maddî-mânevi saadet yolunu bir an evvel göstermek istiyordu.

Önce evine davet etti onları…

Mekke halkının hepsini bir yere toplayamayacağına göre, kabile başkanlarını davet etti.

İdarî, malî, siyasî, ekonomik, eğitim, askerî gibi Mekke’yi her yönüyle ellerinde bulunduran yönetici kadro, Peygamber daveti ile bir araya gelmişlerdi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu seçkin topluluğa yemek ikrâm ettikten sonra, kısa ve öz bir şekilde mesajını verdi. Sonunda da onları İslâm’a davet etti.

Amcalarından biri olan ve bu davetten nasiplenmeyi hiç düşünmeyen Ebû Leheb, kötü çıkışlar yaparak, bu seçkin topluluğu dağıttı.

Peygamberler Sultanı, bir defa daha yemeğe davet etti onları. Yine yemek ikrâmını yaptı önce. Sonra da İslâm esaslarını ana hatlarıyla anlattı.

Ebû Leheb yine araya girip konuyu dağıtmak istediyse de, Peygamber Efendimiz buna fırsat vermedi.

Tebliğini yaptıktan sonra, yüreklere işleyen bir ses tonuyla şöyle buyurdu…

“Ey insanlar! Aranızdan hanginiz beni destekleyerek, çağrıma uyup, benimle beraber olacak?”

Koca topluluktan çıt bile çıkmadı.

Hazret-i Ali atıldı: “Ben yâ Rasûlâllah!”

Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali’ye tebessüm ederek yerine oturttu. Sonra da davet ve mesajını tekrar etti…

“Allah’ın emirlerini yayma ve yaşama konusunda, içinizden bana kim yardımcı olur?”

Yine ses çıkmadı.

Hazret-i Ali atıldı: “Ben yâ Rasûlâllah!”

Sadece gözler değil, akıllar, iz’anlar ve gönüller de bu davete kapalıydı sanki.

Oysa karşılarındaki Gönüller Sultanı’ydı. Gönüllere hitap ediyor, ufuklar ötesi bir ufuk açıyordu onlara…

«Kula kulluğu terk edin.» diyordu.

«Birbirinizi öldürmeyin, çocuklarınıza kıymayın.» diyordu.

«Hanımları-kızları basit birer eşya parçaları gibi alıp satmayın.» diyordu.

«Şahsiyetli, haysiyetli, iffetli, adâletli, anlayışlı, vakâr sahibi bir topluluk olun.» diyordu.

İnsanı insan eden insanî değerlere davet ediyordu onları.

Sözün özü: «İslâm ile şereflenin, Müslüman olun.» diyordu.

“Haydi İslâm’a!” diyordu…

Ama onlardan ses-seda çıkmıyordu.

Üç defa tekrarladı bu daveti…

Her defasında Hazret-i Ali fırlayıp cevap vermişti.

Üçüncü çağrıda, oradakilerin duyarsızlıklarına daha fazla tahammül edemeyen Hazret-i Ali -radıyâllâhu anh- yine öne atılarak: “Ben varım yâ Rasûlâllah! Bu kutlu çağrı için ben varım. Ben destekliyor ve yardımcı olmak istiyorum sana!” diyecek bir güzelliği sergiledi…

Daha on yaşına yeni girmiş bir çocuk kadar iz’an ve idrak sahibi olamayan bu topluluk, küçük çocuğun büyük ufkunu da anlayamamış, dudak bükmüşlerdi.

Gönüller Sultanı, gönülleri coşturan bir güzellikle tekrar etti…

“Gelin bir olan Allah’a îman edin. Ben, Allah’ın özelde size ve genelde de bütün insanlığa gönderdiği Peygamber’iyim. Yeminle söylüyorum ki, siz uykuya daldığınız gibi ölecek, uykudan uyandığınız gibi dirilecek ve hayatınız boyu yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Bu kutlu yolda bana hanginiz yardım edecek?”

Yine Hazret-i Ali atıldı: “Bunların en küçük ve en zayıfı benim. Ama ben sana yardımcı olmaya hazırım ey Allah’ın Rasûlü!”

«Haydi!» diyordu Gönüller Sultanı…

«Haydi İslâm’a.» diyordu…

«Haydi kurtuluşa.» diyordu…

«Allah deyin!» diyordu…

«Lâ ilâhe illâllah deyin kurtulun!» diyordu…

«Tuttuğunuz davranış biçimi yanlış.» diyordu.

«Gittiğiniz yol tehlikeli.» diyordu.

«Allah ve Rasûlü’ne gelin.» diyordu…

«Haydi İslâm’a!» diyordu…

Akıl, idrak ve iz’an sahibi olanlar “Lebbeyk-buyur!” diyerek İslâm ile şereflenip Müslüman oluyorlardı…

Sonra da İslâm’ı doğru bir şekilde öğrenip yaşamanın sevdasına tutuluyorlardı…

Bizler de: “Haydi İslâm’a” diyen çağrıya bütün gücümüzle “Lebbeyk-buyur!” diyor ve salıyoruz gönlümüzü Gönüller Sultanı’na…

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem-

Kaynak: Âdem SARAÇ, Yüzakı Dergisi, 11 Kasım 2006

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.