Kur’ân-ı Kerîm’in Geçmiş Milletlere Dâir Verdiği Haberler
Abdullah Sert Hocaefendi, Şifa-i Şerif’te geçen ‘Kur’ân-ı Kerîm’in geçmiş milletlere dair verdiği haberler’ bölümünü aktarıyor.
KUR’ÂN’IN GEÇMİŞ MİLLETLERE DÂİR VERDİĞİ HABERLER
Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzından biri de; onun geçmiş yüzyıllar, yok olup gitmiş milletler, artık izi bile kalmamış olan dinler hakkında bilgi vermesidir. Bu haberler, ömrünü bu bilgileri öğrenmeye vermiş Ehl-i Kitap âlimlerinden birkaç nâdir kişi dışında, hiç kimsenin bilemeyeceği haberlerdir. Fahr-i Âlem Efendimiz bu haberleri kendisine vahyedildiği gibi anlatır, Ehl-i Kitap’tan bu kıssayı bilen âlim de onun verdiği haberin doğruluğunu kabul eder ve böyle bir bilginin öğrenmekle elde edilemeye ceğini itiraf ederdi.
Ehl-i Kitap âlimleri, Peygamber aleyhisselâmın ümmî olduğunu, hiçbir zaman okuyup yazmadığını, Ehl-i Kitap âlimlerinden de bir şey öğrenmediğini, onun şâir ve hatiplerle oturup kalkmadığını, üstelik kendilerinin yaşadığı şehirden ayrılıp başka bir yerde de eğitim görmediğini bilirlerdi; içlerinde onun hayatını bilmeyen kimse yoktu.
Ehl-i Kitâb’ın Resûlullah’a Soruları Çoğu zaman Ehl-i Kitap âlimleri Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme geçmiş milletler hakkında bazı sorular yöneltir, bunun üzerine âyet-i kerîme nâzil olur, Peygamber Efendimiz de onlara bu âyetleri okurdu. Meselâ peygamberler ile kavimleri, Mûsâ ile Hızır, Yûsuf peygamber ile kardeşleri, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn, Lokman ile oğlu ve daha nice peygamber kıssaları, kâinâtın yaratılışı, Tevrât ve İncîl’deki hükümler, Zebûr, Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ’nın suhuflarındaki öğütler hakkında sorular sorarlardı. Resûl-i Ekrem’in bu konularda verdiği bilgileri Ehl-i Kitap âlimleri tasdik ettiler; bu bilgileri kesinlikle yalanlayamadılar; onların doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Bu âlimlerden, Allah Teâlâ’nın bahtiyârlar arasında yazdıkları, Kur’an’a ve Resûlullah’a îmân ettiler; bahtsızlar arasında yazdığı inatçı ve kıskanç kimseler ise ona inanmadılar.
Esâsen Yahudiler ve Hıristiyanlar, Peygamber Efendimiz’e aşırı de recede düşmandılar; onu yalanlamayı çok istediler; buna rağmen bilindiği kadarıyla onun peygamberliğini inkâr etmemiş, ona yalancı dememişlerdir. Hattâ onların çoğu Resûlullah’ın peygamber olduğunu söylemiş; onun sözlerinin doğruluğunu kabul etmiş; Necranlılar, Abdullah İbni Sûriyâ, Ahtab’ın iki oğlu ve daha başkaları kendilerinin inatçı olduklarını ve Peygamber Efendimiz’i kıskandıklarını itiraf etmişlerdir. Hâlbuki Resûl-i Ekrem onların kitaplarındaki bilgilere dayanarak Cenâb-ı Hakk’ın kendisini bütün insanlara peygamber gönderdiğini bildirmiş, bu konuda kitaplarındaki bilgileri gizlediklerini yüzlerine vurarak onları paylamıştır.
Müellifimiz, yukarıdaki ifâdesinde, Resûli Ekrem Efendimiz’e aşırı derecede düşman olan, fakat kendi aralarında onun peygamber olduğunu itiraf edenlerden Abdullah İbni Sûriyâ ile Ahtab’ın iki oğlundan söz etti. Önce bunlardan Yahudi âlimi Abdullah ibni Sûriyâ’dan söz edelim:
Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhümâdan rivâyet edildiğine göre Medine’de bazı Yahudiler Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme geldiler; içlerinden bir erkekle bir kadının zina ettiğini söyleyerek onlara nasıl bir cezâ vereceğini sordular. Resûli Ekrem Efendimiz de bunlara: “Recim cezâsı hakkında Tevrât’ta nasıl bir bilgi var?” diye sordu. Bu kimseler: “Biz zina edenleri mille tin karşısında utandırıp rezil ederiz ve onları bir sopayla döğeriz.” dediler. Yahudi âlimlerinden olup İslâmiyet ile şereflenen Abdullah ibni Selâm onlara: “Yalan söylüyorsunuz; Tevrât’ta recim âyeti var.” dedi. Bunun üzerine Tevrât’ı getirip açtılar. İçlerinden biri (bir gözü kör olan Yahudi âlimi Abdullah ibni Sûriyâ) elini Tevrât’taki recim âyetinin üzerine kapattı ve ondan bir önceki ve bir sonraki âyetleri okumaya başladı. Abdullah ibni Selâm ona: “Elini kaldır” dedi. Adam elini kaldırınca recim âyeti meydana çıktı. O zaman Yahudiler:
“Yâ Muhammed! Abdullah ibni Selâm doğru söylüyor, Tevrât’ta recim âyeti vardır.” dediler. Suçluların zina ettiği anlaşıldıktan sonra Resûlullah Efendimiz onların recmedilmelerine hükmetti ve recmolundular. (Buhârî, Menâkıb 26, nr. 3635, Hudûd 37, nr. 6841; Müslim, Hudûd 26, 1699; Ahmed
ibni Hanbel, Müsned, II, 5.)
Ahtab’ın iki oğluna gelince; onlardan biri, Benî Kurayza Yahudilerinden olan, Mü’minlerin annesi Hz. Safiyye’nin babası Huyey ibni Ahtab, diğeri de onun kardeşi Ebû Yâsir ibni Ahtab’dır. Bu iki kardeş, son peygamberin Arapların arasından çıkması sebebiyle Araplara en fazla kin besleyen ve onları en çok kıskanan Yahudilerdendi. Şu âyet onların bu duygusunu dile getirir: “Ehli Kitap’tan birçoğu, sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden kâfir yapmak ister. Onlar gerçeği apaçık gördükten sonra, bunu içlerindeki kıskançlık yüzünden yaparlar.” (Bakara 2/109)
Hz. Safiye’nin babası Huyey, ileri gelen Yahudi âlimlerindendi. Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince, kardeşi Ebû Yâsir ile birlikte onu görmeye gitti. Hz. Safiye’nin anlattığına göre, bu iki kardeş eve dönünce şöyle konuşmaya başladılar:
“Âbi, bu o peygamber mi?”
“Evet, vallahi bu o!”
“Bunun o olduğundan emin misin?”
“Evet.”
“Onun hakkında ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Ölünceye kadar ona düşman olmayı düşünüyorum!” (İbni Hişâm, es-Sîretü‘n-nebeviyye (Sekkã), II, 165-166. Ayrıca bk. Hafâcî, Nesîmü‘r-riyâz [Atâ], III, 434.)
Bundan başka Yahudiler ve Hıristiyanlar Resûlullah’ı denemek için ona çok soru sormuşlar; eğer gerçekten Allah’ın Elçisi ise, peygamberleri hakkında kendi kitaplarında yazılı olan bazı bilgileri, bu peygamberlerin bildiği gizli ilimleri, onların hâlleri ve hayatları hakkındaki ayrıntıları kendilerine söylemesini istemişler; dinleri konusunda başkalarından gizledikleri bilgileri, kitaplarında yazılı bazı hükümleri sırf onu zora sokmak için kendisinden talep etmişlerdir. Meselâ Resûlullah’a rûhun ne olduğunu sormuşlar; Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Hz. Îsâ ve zina cezâsı (recm) hakkında bilgi istemişler; İsrâîl’in yani Ya’kūb aleyhisselâmın kendine hangi yiyecekleri yasakladığını, Allah Teâlâ’nın onlara yemelerini haram kıldığı hayvanların ve esâsen kendilerine helâl olduğu hâlde, zulümleri yüzünden kendilerine haram kılınan nimetlerin hangileri olduğunu haber vermesini istemişlerdir.
Müellifimiz, Yahudiler ve Hıristiyanların Resûlullah’ı denemek için ona çok soru sorduklarını, bu arada “rûhun ne olduğunu” sorduklarını söyledi. Bu olayı ashâbı kirâmdan Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahu anhden dinleyelim. İbni Mes’ûd hazretleri diyor ki:
Bir gün Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Medine harâbelerinde (bir başka rivâyete göre tarlalarda) yürüyorduk. Resûli Ekrem de hurma dalından kesilmiş bir sopaya dayanıyordu. Yolda bir grup Yahudi’ye rastladık. Bu Yahudiler birbirlerine:
“Ona rûhun ne olduğunu sorun.” dediler. Bir kısmı da:
“Hayır, sormayın da, o konuda hoşunuza gitmeyen bir şey söylemesin.” dedi. Ötekiler:
“Kesinlikle ona soracağız.” dediler. İçlerinden biri kalkıp gelerek:
“Ebü’l-Kāsım! Ruh nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz cevap vermedi. Ben ona vahiy geldiğini anladım ve geriye çekildim. Resûlullah aleyhisselâm biraz sonra açılıp kendine gelince şu âyeti okudu:
“Sana rûhun ne olduğunu soruyorlar. Şöyle de: ‘Rûhun ne olduğunu sadece Rabbim bilir. Size pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ 17/85.)
“Bunun üzerine, soru sorulmasını istemeyen Yahudiler ötekilere:
‘Ona bir şey sormayın demiştik size!’ diye çıkıştılar.” ( Buhârî, İlim 47, nr. 125, Tefsîr 17/13, nr. 4721, İ’tisâm 3, nr. 7297, Tevhîd 28, nr. 7456; Müslim, Münâfikīn 32-33, nr. 2794.)
Ruh konusu Tevrât’ta da müphem bırakıldığı için, Yahudiler doğru cevabın bu olduğunu biliyorlardı.
Kādî İyâz, Yahudi ve Hıristiyanların, Resûlullah Efendimiz’den Zülkarneyn hakkında bilgi istediklerini söyledi. Zülkarneyn kıssası, Kehf sûresinin 83-98. ayetlerinde anlatılmaktadır: “Sana bir de Zülkarneyn’i soruyorlar. ‘Size ondan bir hâtıra okuyacağım’ de.” ifâdesiyle başlayan âyetlerde Allah Teâlâ’nın Zülkarneyn’e geniş imkânlar verdiği, onun Batı’ya doğru gittiği, orada güneşi balçıklı bir suda batarken gördüğü ve orada yaşayan bir kavme rastladığı belirtilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: “Ey Zülkarneyn,” dedik. “İster onları cezâlandır, istersen güzellikle muâmele et.” O dedi ki: “Kim zulme derse onu cezâlandırırız; sonra da o Rabbinin huzuruna çıkarılır ve Rabbi de onu görülmemiş bir azaba çarptırır. Kim de iman eder ve güzel bir iş yaparsa, ona da ödülün en güzeli vardır; kendisine kolayca yerine getirilebilecek buyruklarımızı teklif ederiz.” Ardından Zülkarneyn’in yoluna devam ettiği, bu defa Doğu’ya vardığı; orada güneşten başka kendilerini örtecek bir şeyleri bulunmayan bir kavim gördüğü; daha sonra yoluna devam ettiği ve iki dağ arasına geldiğinde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavme rastladığı; onların kendisinden Ye’cüc ve Me’cüc ile kendi aralarına bir sed yapmasını istediği, Zülkarneyn’in de onların getirdiği demir kütlelerini, körükle ısıtıp ateş hâline dönüştürdüğü, üzerine erimiş bakır döktürdüğü, böylece o kavim ile Ye’cüc ve Me’cüc’ün arasına set çektiği, o günden itibâren Ye’cüc ve Me’cüc’ün bu seddi aşama dığı anlatılmaktadır.
Resûl-i Ekrem’e mü’minlerin Tevrât ve İncîl’deki tasvirlerini de sordular. Onlara şöyle cevap verildi: “Bu onların Tevrât’taki tasvirleridir. İncîl’deki tasvirlerine gelince: Onlar filiz vermiş, git gide güçlenmiş, kalınlaşmış, nihayet gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki, üreticilerin pek hoşuna gider. Onlarla Allah, kâfirleri, mü’minleri böylesine güçlü ve dirençli kılarak öfkelendirir.” (Fetih 48/29.)
İncecik bir filizin zamanla yere kök salması ve gövde sinin kalınlaşıp güçlenmesi gibi, mü’minler de önceleri sayıca azken, gittikçe çoğalacak, güçlenip kuvvetlenecek ve böylece onların durumu düşmanları olan kâfirleri kızdırıp öfkelendirecektir.
Yahudiler ve Hıristiyanlar, Kur’an âyetlerinin açıkladığı daha başka meseleleri de sormuşlar, Peygamber Efendimiz onların bu tür sorularına vahiy ile cevap vermiş, sordukları her şeyi kendilerine açıklamış, onlar ise bu bilgileri ne inkâr etmiş ne de yalanlamıştır.
Peygamber aleyhisselâma gelen gerçekleri kabul etmeyen, kendi kitaplarında bunun aksi bulunduğunu ileri sürerek Resûlullah’ı yalan söylemekle suçlayan kimseler, iddialarını ispat etmek için delil getirmeye şöyle çağırıldı: “De ki: Eğer siz iddianızda doğru iseniz Tevrât’ı getirip okuyun. Bütün bunlardan sonra kim Allah adına yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (Âl-i İmrân 3/93-94.)
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem onları bu tutumları yüzünden azarladı, ayıpladı ve hiç de zor olmayan bir şeye, kitaplarını getirip okumaya dâvet etti. Onların bir kısmı, Tevrât’ta olmadığını söylediği şeyin orada bulunduğunu itiraf etti; utanma duygusundan yoksun olan kimi de Tevrât’taki kendi rezâletini ortaya çıkaran yere elini kapattı. Hiç biri Resûlullah’ın söylediğinin aksini dile getiren sağlam veya tahrif edilmiş bir bilgiyi kitaplarından bulup çıkaramadı. Allah Teâlâ da şöyle buyurdu:
“Ey Ehl-i Kitap! Kitapta olup da gizlediğiniz pek çok şeyi size açıklayan, birçoğunu da yüzünüze vurmayan elçimiz geldi. Şüphesiz size Allah’tan bir nûr ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap da geldi. Allah o kitapla, rızâsını arayanları ebedî kurtuluşa giden yollara götürür; onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide 5/15-16.)
Kaynak: Kadı İyaz, Şifa-i Şerif


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!