Kur’an-ı Kerim’e Karşı Sorumluluklarımız

Kur’ân-ı Kerîm’e karşı sorumluluklarımız, gafletten uyanış ve evlatlarımıza bırakılacak hakiki miras üzerine bir tefekkür.

İnsanı en mükemmel bir sûrette halketmiş bulunan Cenâb-ı Hak, onu akıl, idrâk ve iz’an gibi müstesnâ meziyetlerle donatmıştır.

KUR’ÂN-I KERÎM’E MUHATAP OLMANIN MESULİYETİ

Bu meziyetlerin tabiî ve mantıkî neticesi “mes’ûliyet”tir. Varlıklar içinde eşsiz bir mevkii hâiz olan insanoğlunun en büyük mes’ûliyeti, Rabbine karşı “kulluk” vazifelerini lâyıkıyla îfâ edebilmesidir.

Cenâb-ı Hakk’ın insana dünyadaki lûtuf ve ikramlarının en büyüklerinden biri, onu Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kılmasıdır. Ancak bunun da mes’ûliyetleri artırdığı muhakkaktır. Çünkü her nîmetin mukâbilinde bir külfetin bulunması, mantıkî bir zarûrettir.

İnsan bu ikrama nâil olmanın mânâ ve mâhiyetini lâyıkıyla anlayabilse, rûhî coşkunlukta sekr hâli sayılabilecek bir dereceye yükselebilir. Zira “ümmet-i Muhammed”den olmanın şeref ve değerinin anlaşılması istikâmetindeki idrâk, bu mes’ûliyetin ehemmiyetini kavramayı îcâb ettirir. Lâkin dünyayı bir “imtihan âlemi” olarak takdir ve tanzim eden Cenâb-ı Hak, bu imtihan tahakkuk etsin diye, insanoğlunu “gaflet” ile mâlûl kılmıştır.

Bundan dolayıdır ki zaman zaman gaflet seline kapılan bir kısım insanlar, Kur’ân nîmetine nâil olmanın feyz ve bereketinden uzaklaşırlar. Nefislerinin hevâ ve hevesine tâbî olurlar. Buna mukâbil sâlih ve sâdık kullar ise nefislerine gâlip gelerek Hakk’a râm olma yolunda merhale katederler.

Beşerî hayat, bu iniş ve çıkışlar, zikzaklar içinde devam edip gider. Tarih, fertler için de toplumlar için de böyle yükselişler ve çöküşler manzûmesidir.

Gerçekten, 1400 yıllık İslâm tarihinin en az bin yılını kelime-i tevhîdi yüceltme dâvâsının lideri olarak idrâk etmiş olan bir milletin bugünkü durumu İslâm ile mîzân edildiğinde, ağır bir mes’ûliyeti mûcib bir manzara arz etmektedir. Fakat böyle bir zamanda îman ve amel-i sâlihe sarılmanın müstesnâ bir değeri vardır. Çünkü bir dâvânın zayıf zamanında yapılan himmet ve gayret, onun galebe vaktinde yapılanlardan çok daha değerli ve ehemmiyetlidir. Bu değerin zirve noktasını da Kur’ânî hizmetler teşkil eder.

Allah -celle celâlühû-, bütün eşyası ile âlemi, insana emanet olmak üzere tevdî buyurmuştur. Evlât, mal-mülk, sıhhat, hepsi bu muhteva içinde düşünülmelidir. İnsan bunları titizlik ve hassasiyetle kullanmak ve muhafaza etmekle mükelleftir. Bu emanetler yekûnunun zirvesini teşkil eden ise Cenâb-ı Hakk’ın Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vâsıtası ile insanlığa bir hidâyet rehberi olmak üzere lûtfettiği Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Vedâ Haccı’nda ümmetine bıraktığı emanetler arasında evveliyetle Kur’ân-ı Kerîm’i zikretmiştir. Sonra da onun muhtevasını kâmil bir sûrette tebliğ vazifesini îfâ eylediğine dâir ashâbından ikrâr almıştır. Daha sonra da üç kere “Şâhid ol yâ Rabbi!” buyurarak Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir.[1]

KUR’ÂN VE SORUMLULUKLARIMIZ

İnsan kelâmının ifâde kudreti ne kadar yüksek olursa olsun yine de muayyen bir hududu vardır. Her akıl sahibi lisân ehli onu az çok kavrayabilir. Fakat Cenâb-ı Allâh’ın kelâmında, sınır tanımayan bir genişlik, nihâyetine varılamayan bir enginlik, doyulmayan ezelî bir âhenk ve ebedî bir lezzet vardır. Beşerî ilim ve tefekkür ne kadar yükselirse yükselsin, Kur’ân-ı Kerîm’in muhtevasındaki hakîkatlerin ufkuna aslâ varılamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Zât-ı İlâhîʼdeki hakîkatlerin bizim idrâk dünyamıza kelâm sûretinde intikal etmiş bir tezâhürüdür. Rabbin Zâtʼını kavramanın imkânsız oluşu gibi, Kur’ânî hakîkatlerin nihayetine varmak da beşer idrâki için mutlak bir sûrette imkânsızdır.

Kur’ân-ı Kerîmʼin ihtiva ettiği mânâları belirtmek için yapılan tefsirler ve tercümeler; sonsuz bir denizden kabımızın hacmi kadar su almaya benzer.

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini bir miktar mürekkep ile yazmak mümkündür. Sırlarına ise, misilsiz deryalar, sahilsiz denizler kifâyet etmez!..”

Nitekim Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede Kur’ânî gerçeklerin sonsuzluğuna dâir şöyle buyurur:

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allâh’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak gâlip ve hikmet sahibidir.” (Lokmân, 27)

İnsanın ruh ve bedeninin âmil olduğu fiillerdeki değer ve âhenk, Kur’ân-ı Kerîm’in füyûzât ve rahmetinin eseridir. O füyûzattan mahrum kalındığı zaman bu âhenk bozulur ve beşerî hayat, nefsânî arzuların girift bir çatışma sahası hâline gelir.

Esâsen kâinat, en küçük zerrelerden en cesîm kürelere kadar ilâhî tâyinle gerçekleşen bir nizâma tâbîdir. Ancak insanoğludur ki kendisine verilmiş olan “cüz’î irâde”sini doğru kullanmayarak bu umûmî âhenk ve nizâmın dışına çıkabilir. Bu âlemin insan için bir imtihan mekânı olması hususundaki murâd-ı ilâhîye bağlı olarak beşere verilmiş olan o cüz’î irâdenin ilâhî emirlerle terbiye edilememiş olması, ne büyük bir hüsrandır!

Kur’ân’a sarılmayıp muvâzenesini kaybeden her insan, insanlık haysiyetine yazık etmiş, bu nîmete nâiliyet karşısında en dehşetli bir nankörlüğe sürüklenmiş, hevâ ve heves girdaplarında kendisini helâk etmiş demektir.

Kur’ân-ı Kerîm, aynı zamanda insanı doğruya, güzel ahlâka, kulluk idrâkine, ebedî saâdete dâvet eden öğütler, emirler ve nehiyler mecmûasıdır. Yine Kur’ân-ı Kerîm, kâinattaki güzelliklere, zarâfet ve kudret akışlarına dikkat çekerek mü’minin iç dünyasında îman heyecanı uyandırır. Kulu bu ilâhî nizam karşısında hisli bir yürekle ürpertir. Allah -celle celâlühû- ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe muhabbet iklimine götürür.

Hiç şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlere iki cihan saâdetini bahşetmek için indirilmiştir. Ferdin ve cemiyetin saâdeti, Kur’ânî hakikatler iklimine îman şuuruyla girmekle tahakkuk eder. Kur’ân, insanın zâhir ve bâtınını aydınlatan ilâhî bir nurdur. Pek çok hikmet, ibret ve derslerle dolu bir nasihat ve mev’izadır.

Tarihî vazifelerini tamamlayan sâir semâvî kitaplar, muhatapları ile beraber muayyen bir zaman dilimini doldurarak, irşad sahasını -Allah Teâlâ’nın izni ile- kıyâmete kadar devam etmek üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kudsî tasarrufuna terk etmişlerdir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in umûmî ve nihâî risâleti ile başlayan saâdet ve rûhâniyet iklimi, kıyâmete kadar devam edecektir. Bütün insanlık, gerçek saâdet ve huzuru, ancak Kur’ânî ve Muhammedî hakîkatlerin yaşanmasıyla tadacaktır.

Kur’ân âyetleri; tarihî karanlıkları aydınlatan, çözülmez muammâları açan, dünya ve âhiret hayatının baharını bahşeden mûcizeler diyarıdır. Kur’ân-ı Kerîm bize eski zamanların, geçmiş milletlerin vak’alarını hikâye ederken pek çok ibretler ve hikmetler lûtfetmekte; istikbâle dâir nice hayâtî ve içtimâî dersler vermektedir.

Gönül ehli bir müʼmin için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyasının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır. Kanayan ruhlara şifâ, yorgun gönüllere safâ bahşeden ilâhî hikmetler menbaıdır. Kur’ân’dan uzak bir hayat, mutlak bir ebediyet intiharıdır. Dehşetengiz ölüm gerçeği karşısında ruhlara tesellî sunan ve ölümü Cenâb-ı Hakk’a kavuşmanın yegâne vâsıtası olarak bir “şeb-i arûs” yani mutlu bir vuslat olarak takdim eden ilâhî bir lûtuf kaynağıdır.

Kelâmların en güzeli Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, beşere âit sesin ihtişâmı ve güzelliği de Kur’ân tilâvetinde kemâle ulaşır. Hakîkate iştiyak duyan gönüller her sese doyabilir, fakat Kur’ân sesine aslâ!.. Onun her nağmesinde, katılaşmamış kalpler için Cennet râyihaları tüter.

Ancak Kur’ân’ın sırf sadâsına kulak verip, derûnundaki hikmetlere ulaşamayan gâfiller, onun beşer hayatındaki matlûb olan bereketinden mahrum kalırlar. Böyleleri, fânî dünya lezzetlerinin peşinde koşarlar da, lâyıkıyla kul olmanın şerefinden mahrum kalırlar.

Ölüm âleminin hiçbir akıl ve zekâ mârifeti ile bertaraf edilemeyen karanlıklarını, Kur’ân-ı Kerîm, bize bir hakîkat güneşi kudretinde aydınlatmaktadır. Böylece o, ürküntü veren ölüm gerçeğini, sonsuz bir âleme açılan saâdetli bir kapı hâline getirmektedir.

Mezarlara yakınlarını defneden birçok gâfil kimse de toprağın altındaki maceradan habersizdir. Zira onlar, kabirleri gölgeleyen selvilerin lisânına âşinâ değildirler. Zelzeleler, fırtınalar ve türlü musîbetlerle îkaz tokadı yediklerinde ise “tabiat olayları” yaygarası ile kaçacak sığınak ararlar. Ne gariptir ki ilâhî mülkte yaşarlar da onun sahibine düşman olur veya lâkayt kalırlar.

Âyet-i kerîmede bu hususta şöyle buyrulmuştur:

“İnsan görmez mi ki, Biz onu nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki (Rabbine) apaçık düşman kesilmiş.” (Yâsîn, 77)

İslâmî tavsifle mezarlar, ya Cehennem çukurlarından bir çukur, ya da Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Kur’ân’sız bir insan da, daha yaşarken Cehennem çukurlarından bir çukur olan bir kısım bedbahtların mezarlarından farksızdır. Âdeta seyyar bir mezar gibidir. Kalbi Kur’ân nûru ile dolan mü’minler ise yüce hakîkatleri dâimî bir sûrette tefekkür hâlindedirler. İlâhî kelâm onların gönüllerine sürekli:

“–Sen Allâh’ın kulusun, O’nun mülkünde yaşıyorsun, O’nun verdiği rızık ile merzuksun, Kur’ân’ın hikmet, ibret ve esrârına dal da Rabbine kalb-i selîm ile yolculuk et!..” telkininde bulunur.

EVLATLARIMIZA EN HAKİKİ MİRAS: KUR’ÂN

Bir mü’minin en yakın mîrasçıları evlâtlarıdır. Onlara bırakılacak hakîkî miras ise ebediyet zenginliğidir. Evlâtlara fânî lezzetleri değil, solmayan, eskimeyen, pörsümeyen bir saâdeti miras bırakmak gerekir. Aksi hâlde her evlât, hesap günü ana-babasından dâvâcı olacaktır.

Kur’ân’a karşı gösterilen ihmâlden daha ziyâde insanın mânevî hayatını karartan başka bir hata yoktur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetinin günahları gösterildiğinde en büyük günah olarak “öğrendiği Kur’ân’ı unutma”yı görmüşlerdir.[2]

Bu münâsebetle hem kendimizi ve hem de evlâtlarımızı, öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığımız Kur’ân-ı Kerîm’in muhabbet ve ahlâkı ile teçhîz etmeliyiz.

Hayat, dünya ve âhirete âit olmak üzere iki safhadır. Dünyevî ilimlerin hayatın uhrevî safhasını aydınlatmadaki kifayetsizliğine mukâbil, dînî ilimler, hem dünya hem de âhiretin saâdet, selâmet ve huzurunu temin edebilecek bir muhteva arz ederler.

Kur’ân rûhâniyetinden mahrum kalmış bir toplumun hayatı, ikbâl güneşi batmış, karanlık bir hayatın kâbuslu gecesine benzer. Kur’ânî hakîkatler karşısında dünyalık bilgileriyle övünüp mücâdeleye girenler, hiç düşünmüyorlar ki; ilimlerin temelini teşkil eden aklı Allah yaratmış; fikirlerinin parıltıları Allah Teâlâ’nın irâdesi ile meydana gelmiştir. Kur’ânî hakikatler, onların kendilerini de ilimlerini de ihâta etmektedir.

Yabancı bir lisan öğrenmek için binbir emek verilip kolejler arasında kıyaslar yapılırken, Kur’ân Kurslarını göz ardı ederek -hattâ küçümseyerek- yavrularımızı o ilâhî kelâmdan mahrum etmemiz ne hazindir! Hâlbuki en güzel muvaffakıyet, öldükten sonra mânevî hayatımız için akar temin edecek, arkamızdan duâcı olacak, hayırlı bir nesil bırakmaktır.

KUR’ÂN HİZMETLERİ VE ÜMMETİN İSTİKBALİ

Tarih şahittir ki fertler, âileler ve milletler, ilâhî emanet olan Kur’ân-ı Kerîm’e tâbî oldukları nisbette âbâd olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’i kabûl etmeyen topluluklar bile -bugünkü Batı âlemi gibi- nâil olabildikleri dünyevî refah ve huzuru, Kur’ânî olduğunu bilmeden tatbik ettikleri birtakım düsturlara borçludurlar.

Her milletin istikbâli, onun kendi gençliğinin hâiz olduğu husûsiyetlere bağlıdır. Her devrin gençliği, kendi karakterine uygun, kendi enerjisini harcayabildiği ayrı bir heyecan âleminde yaşar. Heyecan, yani içten gelen güçlü duygular ise, devrin kıymet hükümlerinden gıdalanarak şekil kazanır. Toplum bu duygularla yoğrulur. Bazen genç ruhlarda bu temâyüller ateşli bir inanç hâlini alır. Hâlbuki gençlik, îman heyecanını lâyıkıyla idrâk edebilmesi nisbetinde değerlidir. Her millet, kendi gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır.

Unutmamak gerekir ki bu âlemin varlık sebebi Cenâb-ı Hakk’ın kendi hakîkatine uygun bir sûrette bilinmesi ve beşerî hayatın bu idrâkin ışığı altında idâme ettirilmesidir. Bu ise İslâm ile kāim olduğundan, İslâm’ın kıyâmete kadar devamı, bu murâd-ı ilâhînin tabiî bir neticesidir.

Bundan dolayıdır ki tarih içinde İslâm’ın hâkimiyet ve galebesinde ne kadar iniş çıkışlar vakî olsa da, o aslâ zâil olmaz. Güneşʼin ışığını yok etmek, nasıl beşer tâkatinin üzerindeyse, îmânı ve tevhîdi yok edebilmek de mümkün değildir. Çünkü o, Rabbimizʼin teminâtı altındadır. Onun hâkimiyetinin mutlak mânâda zâil olması, kıyâmetin kopması demektir. Yani o biterse âlem de biter.

Ancak ilâhî irâde bu âlemde “sebepler” sûretinde tecellî eder. Elbette İslâm’ın devamı kadar galebesi de birtakım sebeplere bağlıdır. Bu sebepler yekûnunda asıl müessir, mü’minlerin Kur’ân-ı Kerîm’e sarılması, onun ahlâkı ile ahlâklanması, istikâmeti ile istikâmetlenmesi neticesinde tezâhür eder.

Hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun bir numaralı sâikı, Kur’ân-ı Kerîm hizmetindeki gayretten ibârettir. Asıl bereket bundadır. Zamanımız, böyle azim ve gayretlerin hayatî bir ehemmiyet arz ettiği bir devirdir. Bu zamanda bütün ümmetin yeniden silkiniş ve öz benliğine dönüşünü temin edebilecek olan asıl hizmet, Kur’ân-ı Kerîm’e müteveccih alâkaya revaç verebilmektir.

Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Mektepleri’nin içinin boşaltıldığı zamanlardaki gayret ve fedakârlıklar çok ehemmiyetlidir. Bu gayrette ihmalkârlık göstermek, kendimizin, neslimizin ve bütün ümmetin geleceğini tehlikeye atmak gibi ağır bir vebâli mûciptir.

Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın “nûrunu tamamlayacağı” vaadi bir îman umdesidir. Lâkin Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlamak hususundaki vaadini insanlar eliyle gerçekleştireceğine göre, hepimiz o vaadin gerçekleşmesinde canhıraş bir hamle ve fedakârlık hâlinde olmalıyız. Yoksa Rabbimiz yine nûrunu tamamlar, fakat bu hizmetlerde ihmalkâr davrananlar mes’ûl olurlar.

Allah Rasûlü’nün yanında bütün seferlere katılıp da yalnız Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişiye gelen ilâhî cezâ mâlûmdur. Yani mukadder olan, her hâlükârda gerçekleşir. Ancak mukadder olanın gerçekleşmesinde kendilerine emrolunan vazifeleri yapmayanlar mes’ûl olurlar.

O hâlde, ferdî mes’ûliyetten kurtulabilmek için, îman ve İslâm’ın galebesi istikâmetinde, şahsî ve dünyevî işler için katlanılan fedakârlıklarla kıyaslanamayacak derecede gayret sahibi olmak zarurîdir. Bir mü’min için bu şanlı îman hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Ancak tâkat nisbetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümit ve inancın ilâhî yardımları celbetmesini beklemek de beyhûdedir.

Kur’ân’ın tâlim ve terbiyesi uğruna milletimizin yarım ekmeğinden pay ayırarak binbir fedakârlıkla kurduğu Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Mektepleri’ne yavrularımızı gönderelim. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği Kur’ân-ı Kerîm nîmetinin kıymetini takdir edemeyip, istikbâl endişesiyle, basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılma gafletine dûçâr olmayalım. İstikbal ümidini fânîlerin diplomalarına bağlamak sûretiyle Kur’ân dünyasından mahrum kalmayalım. Sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğu görülür, lâkin o an her şey bitmiş olur.

Bu gerçeğe istinâden Yunus Emre şöyle der:

Kur’ân okumayan kişi,

Müşkildir onun her işi,

Şöyle gider yaz ve kışı,

Hayrânî sergerdân ola!..

Her kim ki Kur’ân bilmedi,

Sanki cihâna gelmedi,

Derdine derman bulmadı,

İşlerine pişman ola!..

KUR’ÂN EĞİTİMİ VE MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİNE YÖNELİŞ

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak buyurur:

“(Rasûlüm!) De ki: «Ey mülkün gerçek sahibi olan Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Sen’in elindedir. Gerçekten Sen her şeye kâdirsin.»” (Âl-i İmrân, 26)

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allâh’ındır. Allâh’ın her şeye gücü yeter.” (Âl-i İmrân, 189)

“...Göklerin ve yerin hazineleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)

Bu âyetler açıkça beyân eder ki ikbâl ve istikbâli ihsân edecek yegâne kudret, kâinâtın Hâlık’ı olan Allah’tır. Hakikî istikbâl âhiret hayatı, hakikî ikbâl de rızâ-yı ilâhîye nâiliyettir.

Bugün ne hazindir ki Kur’ân yuvalarının bir kısmına talebesizlikten kilit vurulmuş durumdadır. Bu hâl, bu müesseseleri pek çok fedakârlıklara katlanarak kuran geçmişlerimize karşı büyük bir vefâsızlıktır. Vebâli ağırdır. Yavrularını fânî dünyanın ikbâl yaldızlarına aldanarak bu yuvalardan mahrum edenler de bu müesseselere karşı işlenen cinayetlere ortak olmuş olurlar.

İnsanları saâdet ve olgunluğa, milletleri şeref ve ululuğa götüren hakîkatler cenneti olan Kur’ân-ı Kerîm’in ihmâlinden doğacak büyük musîbetleri, ağır mahkûmiyetleri düşünüp ona göre davranmanın, her olgun gönül sahibi, zekî müslümanın birinci vazifesi olduğundan şüphe edilemez.

Kur’ân düşmanlığı kadar büyük bir bedbahtlık düşünülemezse de onun hizmetinde gösterilen gaflet ve ihmalkârlık da ona yakın derecede bir vebâli mûciptir. İnsanların selde sürüklenen kütükler misâli zamanın menfî modalarına kapıldığı günümüzde ayakta kalabilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilmemiz için, yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhitimize Kur’ân’ı öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, bereketini yaymaya gayret etmeliyiz. Kur’ân’a olan ihtiyacımızı aslâ unutmamalıyız.

Kur’ân’la dâimî bir ünsiyet içinde hemhâl olmamız; onun emir ve nehiyleri ile istikâmetlenmemize ve ahlâkı ile ahlâklanmamıza vesîle olur. Aksi yönde hareket etmek, büyük bir hüsrandır. Ebedî istikbâli fânî lezzetler mukâbilinde hebâ etmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

“Onlar Kur’ân’ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa kalplerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)

İnsanların ekseriyetle maddeye râm oldukları zamanımızda, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm hocalarının talebelerine daha çok ihtimam göstermeleri zarurîdir. Talebenin gönlü, hocasının muhabbeti ile dolmalıdır. Ondan “Elif-bâ”ya başlamadan önce “Elif’in hakîkatini öğrenmelidir. Minik yürekler, Allah ve Rasûlullah sevgisinden pırıltılar aktarılarak feyz ile yoğrulmalıdır. İslâm’ın nezâket, zarâfet ve güzellikleri, masum kalplerde mâkes bulmalıdır.

Allah kelâmının tâlimine, ilâhî hitâba muhatap olabilmenin heyecanı ile başlanmalıdır ki; minik ve masum yürekler, Kur’ân “Elif-bâ”sının diğer alfabelerden farkını anlayıp hayat boyu Kur’ân’a bir ihtiram üzere olsun. Böylece kalben de Kur’ân’la yoğrularak ilâhî esrârın nûrânî bir hazinesi hâline gelsin.

DÜNYA YOLCULUĞU VE KUR’ÂN UFKUNDA İMTİHAN ŞUURU

Dâimî bir yolcu bulunduğumuz bu dünyada, yerli edâsıyla oturmamak îcâb eder. Asırlar ve nesiller, ilâhî göç kafileleridir. Yaşadığımız şu gölgeler âleminden hakîkat diyarına intikal kanunu, hayatın özü ve kaçınılmaz bir gerçeğidir.

Toprak üzerinde gezip dolaşırken bir gün gelip de o çiğnenen topraktan bir parça olacağımız gerçeğini kavrayıp hayatımızı bu kavrayışın ışığı altında tanzim edebilmemiz için, ancak Kur’ân-ı Kerîm’in engin muhtevâsına îman ve muhabbet ile eğilmemiz gerekmektedir. Evlâtların da hayat ve sonrasına dâir olgun bir görüş ufkuna sahip olmaları için, evveliyetle anne-babalara vazife düşmektedir.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84.

[2] Bkz. Ebû Dâvud, Salât, 16.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

KUR’AN-I KERİM’E KARŞI GÖREVLERİMİZ

Kur’an-ı Kerim’e Karşı Görevlerimiz

KUR’AN-I KERÎM’E KARŞI VAZİFELERİMİZ

Kur’an-ı Kerîm’e Karşı Vazifelerimiz

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle