Kazançtaki Haklar
Kazancımızda kimlerin hakkı var? Bu kadar hak sahiplerine nasıl verebiliriz? Verirken nelere dikkat etmeliyiz?
Bir müslümanın; kazancının zekâtını mutlaka dikkatli bir şekilde hesaplaması, gerekli araştırmayı yaparak yerli yerince vermesi gerekir.
Zekât, verip vermemenin kulun tercihine bırakıldığı nâfile bir ibâdet değildir. Zekât, zenginin malında fakirin hakkıdır. Verilmediği takdirde; zengin, borcunu ödemeyen bir kişi durumuna düşer.
Merhum pederim Hâce Musa Efendi bu sebeple şöyle derdi:
“Zekâtı vermemek, fakirin hakkını gasbetmektir. En çirkin hırsızlıktır. Çünkü hırsızlığın en çirkini; zengin birinin, muhtaç birinden çalmasıdır.”
Zekâtın birtakım incelikleri vardır. Bunlara riâyet gerekir. Zekât;
- Kamerî yıla göre hesaplanır, her yıl ayrı ayrı ödenir.
- Ödeme geciktirilmemeli, paranın değer kaybetmesine mahal verilmemelidir. Geçmiş yıllarda ödenmediyse, yine alım gücü hesaplanarak ödenmelidir.
- Zekât, âyet-i kerîmede bildirilen sekiz sınıf muhtaca temlik edilerek verilir. (Bkz. et-Tevbe, 60)
Dolayısıyla cami yaptırmak, yemek yedirmek, iftar vermek gibi hayır-hasenat; zekât yerine geçmez. Bunlar hayrat ve vakıf gibi ayrı kalemlerdir. Bunlar da çok sevaptır. Fakat farz olan zekâtın yeri ayrıdır.
- Zekât verilecek kişinin araştırılması gerekir. Araştırmadan, zekâta ehil olmayan kişilere verildiği takdirde, tekrar verilmesi gerekir.
- Zekâtın; toprak mahsulleri, hayvancılık, madencilik gibi farklı sahalarda farklı nisbetleri vardır. Düzgün bir şekilde hesaplanmalı, hesaplama bilinmiyorsa ehline danışılmalıdır.
ZEKÂT KÂFÎ GELMEZSE?
Cenâb-ı Hak buyurur:
“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda infâk etmeyenler yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!
(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki):
«–İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 34-35)
Sadece zekâtı vermek, kulu, bu ağır tehdidin muhtevâsına girmekten kurtarır mı?
İmam Kurtubî; Ebû Zer -radıyallâhu anh- gibi sahâbîlerin görüşlerine istinâd ederek, hulâsaten şunları söyler:
Ümmet-i Muhammed’in; âfet, savaş, kıtlık, açlık ve zarûret hâlinde olduğu, verilen zekâtların ihtiyacı karşılamadığı zamanlarda, sadece zekât vermekle iktifâ etmek câiz değildir ve sadece zekâtı vermek kulu bu âyetin tehdidinden kurtarmaz. İnfak, sadaka ve hayrâtı artırmak lâzımdır. (Kurtubî, Câmiu‘l-Ahkâm, trc. Beşir ERYARSOY, c. 8, s. 206-207)
Bir müslümanın; işini devam ettirmek, büyütmek, sermâye oluşturmak ve benzeri çeşitli ihtiyaçları için para biriktirmesi elbette câizdir. Ancak infâkında sadece zekât ölçüsünde kalmamalıdır.
Muhterem pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh-, talebelerine;
“Bir müslümanın en az zekâtı kadar hayrâtı olmalıdır.” derdi.
Kendisi daha fazla verirdi. Talebelerinin de en az zekâtları kadar, bir fazîlet ölçüsü olarak ayrıca infakta bulunmalarını telkin ederdi.
Kur’ân’da, infak emri, zekât emrinden çok daha şümullüdür. Zekât, infâkın ancak asgarî hudûdudur. İhtiyacın had safhaya ulaştığı durumlarda, asgarî hudutla yetinmek kâfî gelmez.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Kasım, Sayı: 249











YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!