İsrail’i Kim Durduracak?

İsrail’i kim durduracak? ABD’nin himayesinde, Arap rejimlerinin teslimiyetinde, ‘Yeni Ortadoğu’ planı nasıl şekilleniyor? Arap NATO’su mümkün mü, bölgesel güçler harekete geçebilir mi? Beytullah Demircioğlu değerlendirdi.

Küresel ölçekte jeopolitik gerilimler ardı arkası kesilmeyen bir hızla tırmanıyor. Stratejik çatışmalar ve bölgesel krizler birbirini tetikledikçe de dünya yeni bir ateş çemberine sürükleniyor. Bu çemberin merkezinde ise işgal altındaki Filistin var. Siyonistlerin iki yıldır sürdürdüğü soykırım ve etnik temizlik, artık sadece Filistin halkını değil, tüm Arap ve İslam dünyasını tehdit ediyor.

Mesiyanik bir sapkınlıkla hareket eden İsrail, ABD’deki Hristiyan Siyonistlerle el ele “Büyük İsrail” hayalini adım adım inşa ediyor. 7 Ekim 2023’deki Aksa Tufanı’nın ardından Gazze’de başlattıkları etnik temizlik, Lübnan, İran, Suriye, Yemen ve son olarak Katar’a kadar uzanan saldırılarla bölgesel bir yıkıma dönüşmüş durumda. Artık ortada sadece “Hamas’ı yok etme” hedefi yok; açıkça dillendirdikleri “Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme” planı var.

YENİ ORTADOĞU ŞEKİLLENİRKEN: İSRAİL’İ KİM DURDURACAK?

Şimdi kritik soru şu: İsrail’i kim durduracak?

  • Yeniden gündeme gelen “Arap NATO”su mu?
  • Güçlü Müslüman ülkelerden oluşacak bir İslami caydırıcılık ittifakı mı?
  • Yoksa doğrudan Türkiye-İsrail çatışması mı?

Bu sorular, Ortadoğu kadar küresel düzenin geleceğini de belirleyecek. Dünya Gündemi sayfalarımızda, ABD-İsrail ortaklığının yol açtığı kaosa karşı şekillenen yeni denklemleri ve muhtemel jeopolitik sonuçları değerlendirmeye çalışacağız.

İlk durak: Siyonistlerin “Yeni Ortadoğu projesi”.

ABD ve Siyonistlerin Yeni Ortadoğu Projesi

"Yeni Orta Doğu" projesini, 11 Eylül sonrasında ABD'nin bölgedeki hegemonyasını pekiştirmek için ortaya atan ilk kişi, eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’dı. Onun vizyonunda, Şii ve Sünni güçlerin birbirini tüketerek ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacağı bir düzenin temelleri atılmak isteniyordu. İran’dan Beyrut’a uzanan bir "Şii Hilali" kurarak mezhebi bölünmeleri derinleştirmek ve Sünni-Şii dünyasını birbirine düşürmek amaçlanmış, bu noktada önemli bir başarı da elde edilmişti. Rice'ın bahsettiği "yapıcı kaos", işte bu şekilde kurulmak istenen “Yeni Ortadoğu”ya hizmet ediyordu: Birbiriyle savaşan, kendi içine kapanmış, geri bırakılmış devletler bütünü.

Siyonist siyasetçilerden Şimon Peres’in “Yeni Ortadoğu” vizyonu ise daha farklıydı: Peres, bu düzeni İsrail’in ekonomik ve teknolojik liderliğinde, bölgesel iş birliği ve kalkınma temelinde şekillendirmeyi tasarlıyordu.

Katil Netanyahu’nun ise bugün çok daha net görülen hedefi, Siyonistlerin mutlak hegemonyasına ve Tevrat’a dayalı bir Ortadoğu inşa etmektir.

Rice, Peres ve Netanyahu'nun vizyonları birbirinden farklı olsa da ortak paydada buluştukları tek nokta, bölgeyi yeniden şekillendirerek İsrail’in ve ABD’nin gücünü pekiştirmeye yönelik bir strateji gütmeleridir.

“Kudüs’ten Babülmendep’e: İsrail’in Hedefindeki Ülkeler

İsrail’in “Yeni Ortadoğu” stratejisi yalnızca güvenlik değil, demografik ve jeopolitik nüfuz alanlarını da kapsıyor. “Büyük İsrail” hedefi doğrultusunda belirlenen yol haritası şu şekilde öne çıkıyor:

"Filistin’de tam kontrol hedefleniyor. Gazze ve Batı Şeria’daki işgal ve ilhak genişletiliyor, Kudüs Yahudileştiriliyor, Mescid-i Aksa üzerinde baskılar artırılıyor ve sistemli bir demografik mühendislik yürütülüyor. Filistinlilerin Sina, Ürdün ve Güney Lübnan’a zorla yönlendirilmesi ise bu planın karanlık bir parçası."

Mısır: Amaç yalnızca Filistinlileri Sina’ya yerleştirmek değil. Mısır ordusunu bölgeden uzaklaştırarak hem ülkenin güvenlik dokusu zayıflatılmak hem de Sina’nın stratejik önemi İsrail lehine dönüştürülmek isteniyor.

Suriye ve Lübnan: Golan Tepeleri’nin işgalini kalıcılaştırmak, Süveyda’daki Dürzi nüfus üzerinden nüfuz alanı yaratmak ve Hizbullah’a karşı güneyde bir tampon bölge oluşturmak İsrail’in temel hedefleri arasında.

Ürdün: Filistinli mültecilerin buraya yönlendirilmesi ve Ürdün Vadisi’nin tamamen kontrol altına alınması, İsrail’in stratejik derinliğini artırma planının parçası.

Yemen: Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’deki limanların hedef alınması, İsrail’in deniz ticaretini kontrol etme ve İran’ın etkisini kırma amacına hizmet ediyor.

İran: Netanyahu’nun en büyük hedeflerinden biri. Nükleer programın yok edilmesi ve rejim değişikliği senaryoları, İsrail’in bölgesel hegemonyasını kalıcılaştırmaya dönük.

Türkiye ile İsrail arasında benzeri görülmemiş bir siyasi gerilim yaşanıyor. Taraflar arasında doğrudan değilse de Suriye üzerinden muhtemel bir çatışma senaryosu gündemde. İsrail’in Suriye’yi istikrarsızlaştırıcı politikaları ile Gazze ve Kudüs’e yönelik saldırgan tutumu gerilimin temel nedenlerini oluşturuyor. İsrail’in en büyük endişesi, Türkiye’nin Osmanlı mirasını sahiplenerek İslam dünyasında liderlik iddiası taşıması. Türkiye’nin Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz’de attığı askeri ve diplomatik adımlar, İsrail’in bölgesel hesaplarıyla doğrudan çelişiyor. Beka kaygısını iliklerine kadar hisseden Siyonist yönetim, bu nedenle Türkiye’yi en büyük tehdit olarak hedef tahtasına yerleştirmiş durumda.

Siyonist Yayılmacılığının Önüne Neden Geçilemiyor?

İsrail’in yayılmacı politikalarının arkasında iki temel sütun yükselmektedir: Batı’nın koşulsuz desteği ve Arap rejimlerinin stratejik teslimiyeti. Washington’un sistematik vetoları, kesintisiz silah sevkiyatları ve örtülü güvenlik garantileri, İsrail’in işgal ve ilhak pratiklerini neredeyse maliyetsiz hale getirmiştir. Avrupa başkentlerinden yükselen cılız kınamalar ise, bu yapısal desteğin gölgesinde sembolik bir jestten öteye geçmemektedir. Dolayısıyla Batı, İsrail’in sömürgeci yayılmacılığının en büyük sigortası konumundadır.

Diğer yanda Arap dünyasının parçalanmışlığı bu denklemin ikinci ayağını oluşturmaktadır. Tarihsel süreçte “İsrail mühendisliği”ne maruz kalan rejimler, İsrail’in bu coğrafyada “yenilmeyeceği” ve “kalıcı olduğu” önermesine ikna edilmiş; asıl tehdidin İsrail değil, “İran” ve “Siyasal İslam” olduğu algısına mahkûm edilmiştir. Böylelikle Filistin meselesi giderek bir “yük” ve “abartılmış” bir sorun olarak kodlanmış, hatta Filistinlilerin yaşadığı trajedilerin sorumluluğu bizzat Filistinlilere yüklenmiştir.

Ancak son bir yılın gelişmeleri bu yanılsamayı dağıtmıştır. Netanyahu yönetimi altı Arap ülkesine doğrudan saldırarak, “Büyük İsrail” projesinin yalnızca Filistinlileri değil, bütün bölgesel aktörleri hedef aldığını fiilen göstermiştir. Bu saldırılar, Arap rejimlerinin yıllardır sürdürdükleri teslimiyetçi güvenlik stratejilerinin ne kadar kırılgan ve gerçeklikten kopuk olduğunu açığa çıkarmaktadır.

ABD’nin İhanet Döngüsü: Körfez’in Çıkmazı

9 Eylül’de Doha’da Hamas heyetine yönelik fakat başarısız olan İsrail saldırısı, yalnızca Filistinlilerin yok edilmesine yönelik kararlılığın değil, tüm bölgeye verilen bir mesajın ifadesiydi. Bu saldırının belki de en önemli sonucu, ABD’ye asla güvenilmeyeceğinin bir kez daha teyit edilmesi oldu. ABD'ye güvenlikleri için milyar dolarlar aktaran Körfez ülkeleri, İsrail’in saldırganlıkları karşısında ABD’nin güvenlik şemsiyesinin devre dışı kaldığını gördüler. Bir başka ifadeyle para karşılığı güvenlik denklemi, paradigması çöktü. ABD'nin İsrail’den başka bir müttefiki olmadığı gerçeği bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu. ABD’li eski istihbarat subayı, yazar ve siyasi yorumcu William Scott Ritter, bu durumu şu çarpıcı ifadelerle dile getiriyor:

“Amerika’nın Araplarla müttefikliği gerçek müttefiklik değildir, çünkü biz onlara er ya da geç ihanet ederiz. Ama onların bu ilişkiden kopma imkânı yoktur. Amerika ile finansal ve güvenlik bakımından öylesine derin bir bağ içindeler ki, bundan kurtulmaları mümkün değildir.”

Kuveytli aktivist Dr. Muhammed El-Suveyt, bu durumu çok daha sert ve çarpıcı şu sözleriyle özetliyor: “Bizi koruması için Trump’a milyarlarca dolar ödüyoruz ve Trump bu parayı füze üretmek ve İsrail’i desteklemek için kullanıyor, İsrail ise bizim paramızla üretilen Amerikan füzeleriyle bizi bombalıyor!”

ABD’nin Himayesinde, İsrail’in Gölgesinde

Arap rejimleri, ABD’nin onları İsrail’e karşı asla korumayacağını bilmelerine rağmen bu ilişkiyi sürdürüyor. Çünkü bu rejimler halklarına değil, koltuklarına yaslanıyor. Çoğu seçimle değil darbeyle, hanedanlıkla ya da dış güçlerin desteğiyle ayakta duruyor. Halk desteğinden yoksun oldukları için de varlıklarını korumak adına ABD’ye sığınıyorlar. ABD’nin onları “müttefik” değil, kolayca yönlendirilebilir “bağımlı unsurlar” olarak gördüğünü fark etseler de çaresizler.

Bir diğer zafiyet ise bağımlılık. Arap ülkelerinin çoğu ne silahını ne gıdasını ne de ilacını üretebiliyor. Kendi ayakları üzerinde duramayan bu rejimler, doğal olarak ABD’ye mahkûm hale geliyor. İşgal devleti de tam bu noktada “teknoloji ve güvenlik devi” pozuyla öne çıkıyor. Başbakanlarının çeri domates ve cep telefonundan övünerek bahsetmesi bile bir mesaj: “Biz üretiriz, siz bize mahkûmsunuz.”

Oysa Türkiye ve İran örneği ortada. Kendi askeri ve teknolojik kapasitesini geliştiren ülkeler, İsrail’in gözünde gerçek tehdit sayılıyor. Çünkü bağımsızlık, bu bölgede en büyük tehlike.

Velhasıl, Arap rejimleri ABD’nin asla korumayacağını bildikleri halde bu bağımlılıktan kopamıyor. Ulusal egemenliği ve onuru değil, kendi koltuklarını seçiyorlar. Halklarının iradesine sırt çeviren bu yönetimler, varlıklarını sürdürebilmek için hem ABD’ye hem de İsrail’e boyun eğiyor. Ortadoğu’nun en büyük trajedisi de işte burada gizli.

 Arap NATO’su Fikri Hayata Geçirilebilir mi?

Arap ya da İslam NATO’su gibi askeri ittifakların önünde siyasi ve askeri engeller sıralansa da bölgede İsrail-ABD dayatmasına karşı bir şeylerin yapılması gerektiği inancı ve mevcut güvenlik paradigmasının değişmesi gerektiği fikri güç kazanıyor. Bu noktada dikkat çeken adımlar da atılıyor.

Suudi Arabistan, İsrail'in Doha’yı bombalamasından birkaç gün sonra nükleer bir İslam ülkesi olan Pakistan ile ortak savunma anlaşması yaptı. Anlaşmaya göre taraflardan birine yapılacak saldırı diğerine yapılmış sayılacak. ABD medyasında bu gelişme, “Amerika İsrail’in çıkarlarını Körfez’in güvenliğine tercih ederse Suudi Arabistan’ın yanında nükleer bir ortağı var” mesajı olarak yorumlandı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin Enver Sedat’tan bu yana ilk kez İsrail’i “düşman” ilan etmesinin de Pakistan’ın nükleer şemsiyesiyle bağlantılı olup olmadığı tartışılıyor.

Bir diğer dikkat çekici gelişme ise, İsrail ile en yakın ilişkileri bulunan BAE’nin yarı resmi araştırma kuruluşu Al Habtoor Araştırma Merkezi’nin yayımladığı rapor oldu. Raporda, İsrail’e yönelik Arap hava sahası yasağının devreye alınması gerektiği savunuldu. Bu öneri, Körfez’de ABD’ye karşı artan güvensizliği göstermesi açısından oldukça önemliydi.

Sonuç olarak, BAE’den gelen hava sahası yasağı önerisi ve Suudi Arabistan’ın Pakistan ile yaptığı savunma anlaşması, bölgedeki dengeleri değiştirme potansiyeli taşıyor. Mevcut liderlerin bu adımları İsrail’e karşı kullanma iradesi sorgulansa da gelecekteki siyasi değişimlerde Arap halklarının lehine bir koz olarak değerlendirilebileceği konuşuluyor.

Batı Nefesi Olmadan Siyonist Yapı Ayakta Kalamaz

Bugün bölgedeki tablo, ilk bakışta İsrail’in lehine görünebilir. Rejimler düzeyinde bakıldığında İsrail, askeri gücü, Batı desteği ve Arap başkentlerindeki suskunluk sayesinde hâlâ avantajlı konumda. Ancak bu tablo hızla değişebilir. Çünkü dengeler yalnızca hükümetlerin tavırlarıyla şekillenmiyor; halkların direnci, uluslararası kamuoyunun algısı ve küresel dayanışma da denklemin belirleyici unsurları haline geliyor.

İsrail’in en büyük açmazı, gücünün kendi öz varlığından değil, Batı’dan aldığı desteğe dayanmasıdır. Bu destek ise özellikle Gazze’deki soykırım görüntüleri ve savaş suçlarının belgelenmesiyle birlikte zayıflıyor. İsrail artık “yenilmez bir devlet” imajıyla değil, “katliamların faili” olarak anılıyor. Bu imaj kaybı sadece ahlaki bir sorun değil; diplomatik yalnızlaşmanın, ekonomik baskıların ve meşruiyet krizinin de kapısını aralıyor.

Evet, Gazze direnişinin İsrail’i mağlup ettiği söylenemez. Ancak İsrail de kazanamıyor; aksine, yıpranıyor. Uzayan savaş, içeride güvenlik kaygılarını artırırken dışarıda uluslararası desteği aşındırıyor. Filistin bayrağının dünyada özgürleşmenin sembolüne dönüşmesi, İsrail’in askeri başarılarının ötesinde stratejik bir yenilgiye işaret ediyor.

Sonuç olarak, bugün İsrail lehine gibi görünen mevcut tablo, İsrail’in aleyhine dönmeye başladı bile. Çünkü askeri üstünlük, halkların iradesi ve uluslararası vicdan karşısında kalıcı bir zafer getirmiyor. Netanyahu’nun büyüklük hezeyanı, İsrail’i kazanıyor gibi göründüğü bir süreçte aslında kaybettiren bir yola sürüklüyor.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476

İslam ve İhsan

GAZZE’DE NEDEN KITLIK OLDU?

Gazze’de Neden Kıtlık Oldu?

İSRAİL GAZZE’DE NEDEN SOYKIRIM YAPIYOR?

İsrail Gazze’de Neden Soykırım Yapıyor?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle