İsra ve Miraç Hadisesi Nasıl Gerçekleşmiştir?

İsra ve Miraç ne zaman olmuştur? İsra ve Miraç hadisesinin Hz. Peygamber açısından önemi nedir? İsra ve Miraç ve beş vakit namaz meselesi ile ilgili ayet ve hadisler.

İsrâ ve Mîrâc hâdisesi, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Tâif yolculuğundan sonra gerçekleşti.

İSRA VE MİRAÇ NE ZAMAN OLDU?

Elîm Tâif yolculuğundan sonra İsrâ ve Mîrâc hâdisesi vukû buldu. Bi’setin 10. senesinden sonra, hicretten on sekiz ay evvel olduğu rivâyet edilir.

Bu ilâhî ikrâm, Rasûlullah (s.a.v) için müthiş bir tesellî olmuştur. Tesellînin büyüklüğü, Allah Rasûlü’nün yaptığı fedâkârlıkların ve çektiği çilelerin büyüklüğünü de gösteriyor.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye Kul’unu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah Teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsrâ, 1)

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözünü söylerken boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı gösteriyordu.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)

Diğer sahih rivâyetlerde bu esnâda Allah Rasûlü (s.a.v)’in evinde, Mescid-i Harâm’da, Hicr’de olduğu rivayet edilir. Bu rivâyetleri şöyle cem etmek mümkündür: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) evinde iken Cibrîl (a.s) O’nu Mescid-i Harâm’a getirmiş, Hatîm ve Hicr’de şakk-ı sadr hâdisesi gerçekleşmiş olabilir. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 204)

Allah Rasûlü (s.a.v) oradan Burâk ile Beytü’l-Makdis’e götürülmüşlerdir. Burâk, katırdan küçük, merkepten büyük beyaz bir binektir. Efendimiz (s.a.v) Beytü’l-Makdis’te bütün peygamberlere imam olup namaz kıldırmışlardır.[1]

Oradan yedinci kat semâya çıkarılmışlardır. Semânın muhtelif katlarında Hz. Âdem, Yûsuf, İdrîs, Îsâ, Yahyâ, Hârûn, Mûsâ ve İbrâhîm (a.s) ile karşılaşmışlardır.

Meleklerin kendisiyle kaderi yazdığı kalemlerin cızırtısını işitmişlerdir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ve ümmetine 50 vakit namaz farz kılınmış, daha sonra hafifletilerek 5 vakte indirilmiştir.

Allah Rasûlü (s.a.v);

- Sidretü’l-Müntehâ’yı târif etmişler[2],

- 7. kat semadaki Beyt-i Mâmûr’a giren melekleri haber vermişlerdir. Oraya her gün 70 bin melek girer, bir daha kendilerine sıra gelmezmiş.[3]

- Cennette’ki Kevser Nehri’nin kenarlarında çok kıymetli incilerden kubbelerin bulunduğunu ve çamurunun da miskten olduğunu beyan buyurmuşlardır.

- Kendisine yaklaşınca Cibrîl (a.s)’ı aslî suretinde 600 kanatlı olarak görmüşlerdir.[4] Necm Sûresi’nde buna işâret edilir.

Ebû Zer (r.a), “Rabbini gördün mü?” diye sorduğunda Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–(O’nun önünde nurdan perdeler vardır.) Onu nasıl görebilirim ki?” “Bir nûr gördüm.” şeklinde cevaplar vermişlerdir.[5]

- Gıybet edenlerin azâbını görmüşlerdir. Onlar, bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve sadırlarını parçalamaktadırlar.[6]

- Cibrîl (a.s) Mîrâc’dan evvel Beyt-i Makdis’te birer kap şarap, süt ve bal getirmiş, Efendimiz (s.a.v) sütü tercih etmişlerdir. Bunun üzerine Cibrîl (a.s) “O fıtrattır!” buyurmuştur.[7]

İSRA VE MİRAÇ HADİSESİ NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Enes bin Mâik (r.a) şöyle buyurur:

Ebû Zer (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in (İsrâ ve Miʻrâc hâdisesini) şu şekilde haber verdiklerini söylerdi:

“Ben, Mekke’de iken evimin tavanı (ansızın) yarıldı. Cibrîl (aleyhi’s-selâm) indi. Göğsümü yardıktan sonra (içini) Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân ile lebâleb dolu altın bir leğen getirip içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapayıp üzerini mühürledi. Sonra elimden tutup beni semâya doğru çıkardı. Yere en yakın semâya vardığımda Cibrîl oranın bekçisine:

«‒Aç!» dedi.

«‒Kimdir o?»

«‒Cibrîl.»

«‒Beraberinde kimse var mı?»

«‒Evet, beraberimde Muhammed (s.a.v) vardır.»

«‒Ona (gelsin diye) haber gönderildi mi?»

«‒Evet, dedi. Kapı açılınca birinci kat semânın üstüne çıktık. Bir de ne göreyim, bir kimse oturmuş, sağ tarafında bir takım karaltılar, sol tarafında da diğer karaltılar var; sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyor. O zât bana:

«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber ve sâlih evlâd!» dedi. Cibrîl (a.s)’a:

«‒Bu kim?» diye sordum.

«‒Âdem’dir. Sağında ve solunda olan bu karaltılar da evlatlarının ruhlarıdır. Sağında olanlar Cennet ehli, solundakiler de Ateş ehlidir. Sağına bakınca güler, soluna bakınca da ağlar.» dedi.

Derken Cebrâîl beni ikinci semâya doğru çıkardı. İkinci kat semânın bekçisine:

«‒Aç!» dedi. Bu semânın bekçisi de evvelkinin aynısını sorduktan sonra kapıyı açtı.”

Enes der ki: Ebû Zer, Rasûlullâh Efendimiz’in semâlarda Âdem, İdris, Mûsâ, İsâ, İbrâhîm (aleyhimü’s-selâm) hazârâtını gördüklerini söylediyse de her birinin hangi katta olduğunu ayrı ayrı söylemeyip yalnızca Âdem’i birinci semâda, İbrâhîm’i de altınca semâda görmüş olduklarını haber verdi.

Yine Enes der ki:

“Cibrîl, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’le birlikte İdrîs’e uğradıklarında, İdrîs (a.s):

«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş!» demiş.”

Nebî sözlerine şöyle devam etmişler:

“«‒Bu kim?» diye sordum. Cibrîl:

«‒Bu, İdrîs’tir.» dedi. Sonra Mûsâ’ya uğradım. O da:

«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş!» dedi.

«‒Bu kim?» diye sordum. Cibrîl:

«‒Bu Mûsâ’dır» dedi. Sonra İsâ’ya uğradım. O da:

«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber!» dedi.

«‒Bu kim?» dedim. Cibrîl:

«‒Bu, İsâ’dır.» dedi. Sonra İbrâhim’e uğradım.

«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih evlâdım!» dedi.

«‒Bu kim?» dedim. Cibrîl:

«‒Bu, İbrâhim’dir.» dedi.”

(Muhammed bin Şihâb-ı Zürhî’nin İbn-i Hazm tarîkinden rivâyetine göre) İbn-i Abbâs ile Ebû Habbe el-Ensârî, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in:

“Sonra (Cibrîl aleyhi’s-selâm) beni yukarıya götüre götüre nihâyet (kazâ ve takdiri yazan) kalemlerin cızırtılarını duyacak yüksek bir yere çıktım!” buyurduklarını söylerlerdi.

Yine İbn-i Hazm ile Enes bin Mâlik şöyle demişlerdir:

Peygam­ber Efendimiz şöyle buyurdular:

“O zaman Allah Teâlâ, ümmetime elli vakit namaz farz kıldı. Bu farzları yüklenerek döndüm. Derken Hz. Mûsâ’ya rast geldim. Mûsâ :

«‒Allah (tebâreke ve tekaddes hazretleri) ümmetine neyi farz kıldı?» diye sordu.

«‒Elli vakit namaz farz kıldı» dedim.

«‒Rabb’ına dön, çünkü senin ümmetin buna tâkat getiremez!» dedi.

Rabbime mürâcaat ettim. Allah Teâlâ bir kısmını indirdi. Ben yine Hz. Mûsâ’nın yanına dönüp:

«‒Bir kısmını indirdi» dedim. O yine:

«‒Rabb’ına mürâcaat et, çünkü senin ümmetin buna tâkat getiremez» dedi.

Bir daha mürâcaat ettim. Cenâb-ı Hak bir kısmını daha indirdi. Hz. Mûsâ’nın yanına yine döndüm. O yine:

«‒Rabb’ına dön. Zîrâ ümmetin buna tâkat getiremez» dedi. Bunun üzerine tekrar Allah Teâlâ’ya mürâcaat ettim. Cenâb-ı Hak:

«‒Onlar beştir ve yine onlar ellidir. Benim nezdimde hüküm değiştirilmez!» buyurdu.

Hz. Mûsâ’nın yanına döndüm. O yine:

«‒Rabb’ına mürâcaat et!» dedi. Ben de:

«‒Rabb’ımdan utanır oldum!» dedim.

Sonra Cibril beni tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya varıncaya kadar götürdü. Sidre’yi öyle acayip renkler kaplamıştı ki, onlar nedir bi­lemem. Sonra beni Cennet’e götürdüler ki içinde birçok inci gerdanlıklar (veya inciden kubbeler) vardı, toprağı da misk idi.” (Buhârî, Salât, 1)

BEŞ VAKİT NAMAZ MESELESİ

Namazın günde beş vakitten aşağı inmemesi, Cenâb-ı Hak tarafından muh­kem bir kaza olduğu için “Benim nezdimde hüküm değiştirilmez!” buyrulmuştur. El­li namaz farz kılındıktan sonra bu miktarın beşe indirilmesi ise bunun, “Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır.”[8] âyetinde ifade edilen muallak kazâ nev’ine dâhil olması sebebiyledir. Elli vakit namaz farz idi; fa­kat Allah Rasûlü’nün tercihine bağlı olarak farz idi.

Namazlar fiil itibâriyle sayıca beş, sevap itibâriyle ellidir.

Miʻrâc gecesinde beş vakit namazın farz olmasından evvel de namaz kılınıyordu. İsrâ ve Miʻrâc’dan evvel Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ve ashâbının na­maz kıldıkları katʻîdir. Ama bu namazların farz olup olmadığı husûsunda ihtilâf edilmiştir.

NAKLEDİLEN KISSALAR

İsrâ ve Mîrâc ile alâkalı pek çok kıssalar nakledilir. Bunların çoğundan sakınmak gerekir. Mi’râcu İbn-i Abbâs gibi yalan ve bâtıl haberlerle dolu müstakil kitaplar bile vardır. Bu mevzuyu, Buhârî, Müslim ve diğer sahih sünnet kaynaklarından okumak lâzımdır.

MÜŞRİKLER PEYGAMBERİMİZİ YALANLADI

Allah Rasûlü (s.a.v) İsrâ ve Mîrâç’ta neler yaşadığını kavmine haber verince, mü’minler O’nu tasdik ettiler, müşrikler ise yalanladılar. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Ben Hıcr’daydım, Kureyş de bana gece yolculuğum hakkında sualler soruyordu. Beytü’l-Makdis hakkında, dikkatle inceleyip iyice hâfızama kaydetmediğim hususları sordular. İşte o vakit, daha evvel hiç olmadığı kadar büyük bir sıkıntıya düştüm.

O esnâda, Allah Teâlâ Hazretleri Beytü’l-Makdis’i gözümün önüne getirdi ve ona bakmaya başladım. Ne sordularsa hepsinin cevâbını verdim.” (Müslim, Îmân, 278. Krş. Buhârî, Tefsîr, 17/3)

Bu haber karşısında müşrikler fitneye düştü, bu hâdisenin akıldan uzak olduğunu düşündüler, kimi el çırpıyor, kimi de hayretinden elini başının üzerine koyuyordu. Lâkin hepsi de Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Beytü’l-Makdis hakkındaki tariflerinin sahihliğini îtirâf etmek mecburiyetinde kalıyordu.

PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN İSRA HADİSESİ

İbn-i Abbâs (r.a)’nın nakline göre Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Gece yolculuğu (İsrâ) yaptırıldığım gün Mekke’de sabahladım. İçinde bulunduğum vaziyetten çok korktum. İnsanların beni yalanlayacağını biliyordum.”

 Allah Rasûlü hazin bir şekilde bir kenara çekilip oturdular. Allah’ın düşmanı Ebû Cehil yanlarına uğradı. İyice yaklaşıp yanlarına oturdu. Alaylı bir tavırla:

“–Bir şey mi var?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz:

“–Evet!” buyurdular.

“–Nedir o?”

“–Bu gece beni götürdüler!”

“–Nereye?”

“–Beyt-i Makdis’e!”

“–Sonra da bizim aramızda sabahladın öyle mi?”

“–Evet!”

Ebû Cehil, kavmini yanına çağırdığında bu sözlerini inkâr etmesinden korkarak Efendimiz’i yalanladığını gösteren bir tavır içine girmiyordu. Şöyle dedi:

“–Kavmini çağırsam, bana anlattıklarını aynen onlara da anlatır mısın?”

Rasûlullah Efendimiz:

“–Evet.” buyurdular.

Ebû Cehil:

“–Ey Kaʻb ibn-i Lüey Oğulları!” diye nidâ etti. Bütün meclisler boşaldı, hepsi de gelip Allah Rasûlü Efendimiz’le Ebû Cehil’in yanına oturdular. Ebû Cehil:

“–Bana anlattıklarını kavmine de anlat!” dedi.

Allah Rasûlü Efendimiz:

“–Bu gece beni götürdüler!” buyurdular. Oradakiler:

“–Nereye?” diye sordular.

“–Beyt-i Makdis’e!”

“–Sonra da bizim aramızda sabahladın öyle mi?”

“–Evet!”

Yalan zannettikleri bu söze şaşırarak kimi el çırpıyor, kimi elini başının üzerine koyuyordu.

“–Mescid’i bize tarif edebilir misin?” dediler. Zira içlerinde bu beldeye gidip Mescid’i görenler vardı.

Rasûlullah Efendimiz şöyle buyururlar:

“–Tarif etmeye başladım. Anlatırken bir yeri karıştırdım. O esnada Mescid gözümün önüne getirildi. Ben ona bakıyordum. Getirilip Ikâl veya Akîl’in evinin önüne konuldu. Ben de ona bakarak vasıflarını müşriklere söyledim.” “Zira anlattıklarımın yanında hâfızama almadığım vasıfları da vardı.”

İnsanlar:

“–Tariflere gelince vallahi hepsini doğru söyledi!” dediler. (Ahmed, I, 309)

Miʻrâc haberi üzerine bazı Müslümanlar irtidat ettiler.

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) geceleyin Mescid-i Aksâ’ya götürüldüklerinde sabahleyin bunu insanlara anlatmaya başladılar. Bunun üzerine, O’na daha evvel iman edip tasdik eden insanlardan bazıları irtidat ettiler. Müşriklerden bazıları hemen bu haberi Ebûbekir (r.a)’e ulaştırdılar ve:

«–Arkadaşını yine tasdik edecek misin? O geceleyin Beyt-i Makdis’e götürüldüğünü söylüyor!» dediler.

«–Bunu söylediler mi?» dedi.

«–Evet!» dediler.

«–Eğer öyle olduğunu söyledilerse mutlaka doğrudur.» dedi. Müşrikler:

«–Yani O’nun gece Beyt-i Makdis’e gidip sabah olmadan tekrar buraya geldiğini tasdik ediyor musun?!» dediler.

Ebûbekir (r.a):

«–Evet! Ben O’nu, inanılması bundan daha zor olan hususlarda bile tasdik ediyorum. Sabah akşam kendisine semadan haber geldiğini söylüyorlar da onu bile tasdik ediyorum!» dedi.

Bu sebeple Ebûbekir es-Sıddîk diye isimlendirildi.” (Hâkim, III, 65/4407)

İsrâ Hâdisesi, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz için bir tatmin ve teselli; inat ve küfürleri iyice artan kâfirler ile îmânı zayıf kimseler için de bir fitne ve imtihân oldu. İsrâ Hâdisesi, îmânı zayıf olan kimselerin îmânını sarstı, küfre girdiler ve öldürülünceye kadar bir daha îmân dairesine giremediler. Allah Teâlâ, Ebû Cehil ile birlikte onların boyunlarını da vurdu.[9]

Dipnotlar:

[1] Müslim, Îmân, 278; İbn-i Sa’d, I, 214. [2] Ahmed, III, 128. [3] Müslim, İman, 259. [4] Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, İman, 280-282; Ahmed, I, 407. [5] Müslim, İman, 291-293. [6] Ahmed, III, 224; Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878. [7] Müslim, İman, 259. [8] er-Raʻd, 39. [9] Ahmed, I, 374.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

İslam ve İhsan

İSRA VE MİRAÇ OLAYI NEDİR?

İsra ve Miraç Olayı Nedir?

İSRA VE MİRAÇ MUCİZESİ NEDİR?

İsra ve Miraç Mucizesi Nedir?

İSRA VE MİRAÇ MESELESİ İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

İsra ve Miraç Meselesi İle İlgili Ayet ve Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.