İslam’da Ribâtın Anlamı ve Önemi Nedir?
Ribâtın manası ve İslam’da önemi nedir? Ribâtın tarihî anlamını, hadislerde bildirilen faziletlerini, nefisle mücadele, sabır, takva ve ibadette devamlılıkla ilişkisini öğrenin.
Sözlük itibariyle “düşmanın geleceği yeri bekleyip korumak, hazırlıklı olmak, nöbet tutmak” demek olan ribât “Allah yolundan ayrılmamak, düşmana karşı uyanık olmak, hazırlıklı bulunmak, sınırlarda beklemek” gibi anlamlar ifade eder. Bu kökten türeyen murâbata ise düşmanın ansızın baskın yapmasından korkulduğu için, bilfiil savaşın olmadığı zamanlarda koruma ve nöbet amacıyla atların bağlanmasıdır. İster süvari ister piyade olsun, sınır boylarında bekleyen, kışla ve karakollarda nöbet bekleyen askerlere “murâbıt” denilir.[1]
İSLAM TARİHİNDE RİBÂTIN ANLAMI VE TARİHÎ GELİŞİMİ
Medine döneminde Bedir galibiyetinden sonra Müslümanların düşmanlarına karşı daima uyanık ve tedbirli olmalarını sağlamak gayesiyle ribât emredilmiştir. Bu emir aynı zamanda Uhud savaşının akabinde müşriklerin onları gafil avlayıp ani bir baskın düzenlemek için kurdukları tuzaklara karşı bir uyarı niteliğindedir. Nitekim müşrikler bu niyetlerini Hendek savaşında gerçekleştirmeye yeltenmişlerdi. Allah Müslümanlara küffarla savaşa izin vermiş, bundan sonra düşmanlarına karşı daima uyanık olmalarını da emretmiştir.
Ribât, câhiliye döneminde de bilinen bir uygulamaydı. Bu uygulama, düşmanın bir kabilenin yerleşim yerine ulaşabileceği dağ geçitleri gibi sınır boylarında gözetleme ve koruma maksadıyla atların bağlanması esasına dayanırdı. Bu sebepledir ki müfessirlerimizin önemli bir kısmı “ve râbitû” emriyle ilgili olarak şu açıklamayı uygun görmüşlerdir: “Atlarınızla düşmanlarınıza karşı ribât yapın. Yani düşmanlarınız nasıl ki atları bağlayıp besliyor ise siz de öylece bağlayıp besleyin.” Nitekim; “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın…”[2] ayetindeki “ribatu’l-hayl” (bağlanıp beslenen atlar) ifadesinde ribât kelimesi de bu anlamda kullanılmıştır.
Hz. Ömer zamanında İslam hâkimiyeti altındaki sekiz eyaletin her birinde savaşa hazır 40.000 at bulundurulduğu bilinen tarihi bir gerçektir. Kaynaklarımızda yetmiş civarında atla Irak bölgesindeki Berâzrûz Ribâtı’na giden Urve b. Ebü’l-Ca‘d el-Bârikî (r.a.) gibi bazı sahâbîlerin bu maksatla at besledikleri kaydedilir. Bu dönemde başta Suriye sahilindeki merkezler olmak üzere sınır şehirleri birer ribât sayılmıştır. Müslümanlar başlangıçta karada; İran, Şam ve Endülüs sınır boylarında nöbet tutarlardı. Daha sonra İslam’ın hakimiyet alanı genişleyip denizlere de sahip olunca, ribat görevi deniz sınırlarına, yani düşmanın karaya çıkmasından korkulan kıyı şeritlerine kaydı. Başlangıçta cihad için hazır tutulan atların bağlandığı ve murâbıtların konakladığı basit çadırlardan ibaret olan ribâtlar giderek müstahkem yapılara dönüştü. İslam tarihi boyunca kurulan Emevi, Abbasi, Memlükler, Karahanlı, Gazneli, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı dönmelerinde sınır boylarınca binlerce ribât tesis edildi; din, iman, vatan, namus ve mukaddesât oralardan muhafaza altına alınmaya çalışıldı.[3]
RİBÂTIN FAZİLETİ VE İSLAM’DAKİ MANEVİ BOYUTU
Rasûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, ribât hizmetlerinin fazilet ve sevabıyla ilgili şöyle teşviklerde bulunmuştur:
“Allah yolunda bir gün ribât yapmak Allah nezdinde dünyadan ve onun içindeki her şeyden hayırlıdır.”[4]
“Allah yolunda bir gün ve bir gece ribat yapmak, bir ay oruç tutmaktan ve o ay boyunca namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Ribât yapan kişi) bu durumda öldüğü taktirde daha önce yapmış olduğu amelinin de sevabı yazıldığı gibi, ona rızkı da verilir ve kendisini haktan uzaklaştıracaklara karşı güvenlik altına alınır.”[5]
“Her ölenin ameli mühürlenir, murâbıt müstesna. Onun ameli kıyâmet gününe kadar artırılıp durur ve o ayrıca kabrin fitnecisinden yana emniyet altında tutulur.”[6]
Anlaşıldığı üzere ribâtın asıl anlamı bilfiil din ve vatan düşmanları karşısında nöbet beklemek olsa da bu temel anlamından hareketle kelimeye nefis ve şeytan düşmanlarına karşı dinin diğer hudutlarını korumak, örneğin abdest-namaz gibi ibadetlere önem vermek anlamları da verilmiştir. Çünkü insan ne kadar sabretmeye ve başkalarını da sabırlı olmaya davete çalışsa da onun içinde bulunan üç büyük düşman vardır: Şehvet, öfke ve hırs. Belli bir sınırdan sonra tehlikeli hale gelen bu kuvvetli duyguların hudut boylarında ribât yapılıp, kötü yönleri kontrol altına alınarak mağlup edilmedikçe istenen seviyede sabır gerçekleşemez. Bu sebeple Allah, sabırla ilgili emirlerinin peşinden bir de “ve râbitû: ribat edin” buyurmuştur. Bu açıdan bakıldığında ribatın şu anlamları da ön plana çıkmaktadır:
* Nefsi sürekli kontrol altında tutmak,
* Kalbi Allah’a bağlamak,
* Kötü huylarla sürekli mücadele etmek.[7]
Nitekim bir namazdan sonra diğerini beklemeye de ribât denilmiştir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) bir gün:
“–Size, Allah’ın kendisiyle günahları yok edip, dereceleri yükselttiği amelleri haber vereyim mi?” buyurmuştu.
Ashâb-ı kirâm:
“–Evet, haber verin ey Allah’ın Rasûlü!” karşılığını verdiler.
Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz:
“–Güçlüklere rağmen abdesti güzelce almak, mescitlere doğru çokça adım atmak ve bir namazdan sonra diğerini gözlemektir. İşte, bekleyeceğiniz en faziletli nöbet (ribât) budur” buyurdu.[8]
RİBÂTIN MANEVİ ÖRNEKLERİ: SABIR, ŞÜKÜR VE İBADETTE SEBAT
Peygamberimiz (s.a.v.)’in teşvik ettiği şekilde Allah’a kullukta devamlı “ribât” halinde bulunmakla ilgili alimlerimizin, Allah dostlarının hayatında çok güzel numuneler vardır. İbrâhîm b. Edhem’in şu hali ne kadar ibrete şâyândır: Bir defasında kendisi yaya olarak Beytullah’a gidiyordu. Birden, arkasından deveye binmiş bir bedevî Arap gelip:
“Ey İhtiyar, nereye böyle?” dedi. İbrâhîm de:
“Beytullah’a” diye cevap verdi. Adam: “Yaya olarak, nasıl gideceksin, oraya?” deyince İbrâhîm şöyle devam etti:
“Benim bir sürü bineğim var.” Adam:
“Nedir o binekler?” diye sordu. İbrâhîm’in cevabı şöyle oldu:
“Başıma bir belâ gelince “sabır” bineğine; bir nîmet gelince “şükür” bineğine; kazâ gelince “rızâ” bineğine binerim. Nefsim beni bir şeye çağırdığı zaman, bilirim ki ömrümün geri kalan kısmı, geçirdiğim kısmından daha azdır.”
Bu cevâbı duyan bedevî: “Aslında binekli olan sen; yaya olan ise benmişim, Allah’ın memleketlerinde yürü git” demek mecburiyetinde kaldı.
Muâze el-Adeviyye ise sâliha bir kadındı. Sabah vakti girince: “Bugün benim öleceğim gündür” diyerek akşama kadar ibâdetle meşgul olurdu. Gece vakti girince: “Bu gece benim öleceğim gecedir” der ve sabaha kadar o geceyi ihyâ ederdi. Ölünceye kadar bu hali böyle devam ettirdi. İşte bunlar ibadetlere aşkla ve şevkle devam etmemize rehberlik edecek ne güzel ribât örnekleridir.[9] O halde hayat boyu nefis ve şeytan düşmanlarına karşı ribât yapmalı ki bilcümle kötü düşünce, tutum ve davranışlardan sıyrılıp güzel ahlak ile müzeyyen hale gelebilelim.
RİBÂT, TAKVA VE ALLAH’IN RIZASINA ULAŞMAK
Hâsılı, kötülükleri terk edip iyilikleri elde edebilmenin ayrılmaz şartı takvâdır; kalpte yerleşen derin bir Allah korkusu ve saygısıdır. Takvâ, kişinin Allah’ın dünyada gazabından ve ahirette azabından kendini korumasının değişmez vasıtasıdır. Bu da ancak Allah’ı tanımak, O’nu razı edecek şeyleri bilip gereğini yapmakla; O’nu gazaplandıracak şeyleri bilip onlardan kaçınmakla mümkündür.
Bunları doğru bir şekilde bilmek ise Allah’ın kitabını anlamaya, Peygamberinin sünnetini ve bu ümmetin “selef-i sâlihîn” denilen büyüklerinin hayatını bilip onları örnek almaya bağlıdır. Kim hakkı ve ehlini korumak, davetini yaymak uğrunda sabreder, engellere direnir, tehlikelere karşı uyanık olup gerekeni yapar ve Allah’ın emrine saygısızlıktan sakınır, diğer işlerinde de bu temel ilâhî esasları göz önünde bulundurursa kurtuluşa erer ve Allah katındaki saadete nâil olur.
Dipnotlar:
[1] İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, IV, 208.
[2] Enfâl 8/60.
[3] Bk. Taberî, Câmiu’l-beyân, IV, 51-52; İbn Sa‘d, Tabakât, II, 195; VI, 34; Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Ribât” maddesi.
[4] Buhârî, Cihâd 73; Tirmizî, Fedâilu’l-cihâd 26.
[5] Müslim, İmâre 163; Tirmizî, Fedâilu’l-cihâd 26.
[6] Ebû Davud, Cihad 15.
[7] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, IX, 161.
[8] Müslim, Tahâret 41.
[9] Menkibeler için bk. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 483-484.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!