İnsanı Gafletten ve Kaçıştan Koruyan İki Nasihatçi
İnsanın bu gaflet ve kaçışına karşı, iki nasihatçi vardır ki; biri sözlerin en güzeliyle insana seslenirken, diğeri sessiz kelimelerle, sükûtun lisânıyla nasihatte bulunur. Biri Kur’ân-ı Kerim, diğeri ise ölümdür.
İnsan; eline altın gibi kıymetli bir mal geçtiğinde, onu miligramına kadar sahiplenir. Bir miligramını israf etmez. Alan da satan da onu en hassas terazilerde tartar. Zaman, insana ihsân edilen en büyük nimettir. Her gününü, her saatini, her dakikasını; Allâh’ın rızâsına uygun değerlendirdiği nisbette bu nimetin kıymetini bilmiş ve onu amel defterine bir ebediyet kârı olarak kaydettirmiş olur.
Nefis; fânîliği istemez, fânîliğe karşı isyan hâlindedir. Bu sebeple; ölüm hakikatinden kaçmakta, her şeydeki fânîlik mührünü okumaktan kaçınmaktadır. Hâlbuki ölüm, ebediyet âlemine geçişin kapısıdır. O kapıda yaşanan, sonsuzluk doğumudur.
İnsanın bu gaflet ve kaçışına karşı, iki nasihatçi vardır ki; biri sözlerin en güzeliyle insana seslenirken, diğeri sessiz kelimelerle, sükûtun lisânıyla nasihatte bulunur. Biri Kur’ân-ı Kerim, diğeri ise ölümdür.
Mezar taşlarının sessiz feryâdı, bu hâlin ne güzel şahididir.
Başka hiçbir öğüt veren bulunmasa; ölümün varlığı, insana nasihatçi olarak yeter, yetmelidir. Hayat; en iyi tarifini ve en güzel ifadesini, kabristanların nemli rutubetli taşlarının altındaki sessiz feryatlarda bulur.
Semâlardaki ve duvarlardaki takvimler gibi, ömrün de kendi içinde bir takvimi vardır.
Toprağı kapkara ve dalları kupkuru bırakan kış mevsiminin akabinde; yemyeşil ve taptaze bir baharın gelişi gibi, insan da bir hiç iken var edilir, dinçlik ve gençlik mevsimiyle hayata başlar. Ardından olgunluğuna, kemâline varır. Her yazı güzün izlediği gibi, insanın da ömrü uzadıkça onun mevsimleri de tersine döner. Vücut tarâvetini kaybetmeye, zaaf ve acziyet zâhir olmaya başlar. Gide gide, hiçbir şey bilmez hâle gelir. Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:
“Kime uzun ömür verirsek, Biz onun gelişmesini (gençliğini) tersine çeviririz. (Vücuttaki zindeliğin yerini ârızalar ve bitiş alır ki, bunlar âhiret yolunu hatırlatan işaret levhaları gibidir.) Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yâsîn, 68)
Yani insan, fânî dünyada daha uzun yaşamakla, bekā bulamaz. Onun ebediyet arzusu, aslında âhiret yurduna ait olduğunun bir işaretidir. Dünyaya irfan nazarıyla bakabilenler, onda âhirete sermaye olmak husûsiyetinden başka bir kıymet görmemişlerdir. Çünkü; asıl yurdumuz, öbür âlemdir;
ESAS HAYAT ÂHİRETTİR
Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki;
Ömrü Hakk’ın rızâsına aykırı, günahlarla yaşamak; insana cenneti yasaklar. İnsan; hatalarını artırdıkça, cennete girme imkânını da daraltmış olmaktadır. İnsanın; ölümü, sık sık ve derin olarak tefekkür etmesi, bu noktadaki şuuru artırır.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)
İmam-ı Rabbânî -kaddesallâhu sırrahû- Hazretleri buyurur:
“Ölmek felâket değildir; asıl felâket, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- de şöyle buyurur:
“Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Sizler âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın evlâtları olmayın. Zira bugün amel var, hesap yok; yarın ise hesap var, amel yok.” (Buhârî, Rikāk, 4)
Ecel rüzgârıyla savrulan ömür harmanında Hak’tan gafil olanlara, ne arkalarında bıraktıkları dünya ağlar ne de karşılarına dikilen âhiret güler.
Tarih, hem altın sayfaları ve hem de karanlık zulüm sahneleri ile beşeriyete ne büyük bir ibret ve irşad âbidesidir. Üzerimizdeki güneş, Firavunların, Hâmanların, Nemrutların, Âdların ve Semudların bir müddet saraylarını, köşklerini ve hazinelerini aydınlatan, sonra da harabelerinin üzerine haşmetle doğan aynı güneştir. Bir zamanlar isimleri bile korku ile anılan azametli krallar ve zâlimler, bir müddet sonra iki avuç toprak altında kahrolup ilâhî intikama dûçâr olmuşlardır. Îman güneşinin aydınlatmadığı sahalar ve sîneler, mânen bir yangın yeri gibidir. Îman güneşiyle aydınlanan kalpler ise ebedî saâdetin bahar ülkesidir.
Câfer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri, temsilî bir beyan ile dünya ve âhiretin evlâtlarının dünyadaki hâlini şöyle ifade eder:
“Cenâb-ı Hak; dünyaya şöyle vahyetti:
«Ey dünya! Bana hizmet edene (yani Hak için gayret edenlere) sen de hizmet et, yardım et!
Sana hizmet edeni (yani nefsânî hesapları için uğraşanları) ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat!»”
Ömür nimetini israf etmemek ve onu kulluk ile değerlendirmek için, kulun dâimâ tefekkür içinde bulunması gerekir.
Cenâb-ı Hak; kullarına tefekkür ufuklarını genişletecek bir lütufta daha bulundu; ilim sıfatını diğer mahlûkat içinde yalnız insana verdi. İnsan için faydalı ilimlerin tecellîsini ihsân etti. Zerreden kürreye, mikrodan makroya her neyin üzerine ilmin merceği konursa, insanın görüp şahit olacağı husus Allâh’ın kudreti ve hilkatin gayesidir...
İlim, eşya ve hâdisâta dair birtakım kaideleri tespitten ibarettir. Bu kaideleri vaz eden Cenâb-ı Hak’tır. Rabbimiz’in vaz ettiği kaideleri zihne depo etmekten ibaret bir ilim; insana hakikat nâmına ve âhiret adına hiçbir şey kazandırmaz. Dünya ufkundan çıkamamış bir ilmin faydası da ancak ömrün hududu içinde kalır. İnsana meslek, makam-mevki yahut bir miktar dünyalık kazandırır, o kadar... Lâkin, âhirette çok şey kaybettirir.
Yûnus Emre Hazretleri ne güzel ifade eder:
İlim, ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır!
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları











YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!